14

HAYDİ GEL SENİNLE HAVADAN SUDAN KONUŞALIM

Okumaya üşenenler için özet: Ne güzelmiş havadan sudan konuşabilmek seninle


İstanbul, tüm o kirli gündeminden fazlasıyla bunaldığımızı fark etmiş olacak ki, usulca seriverdi beyazlığını altımıza. Meğer ne çok ihtiyacımız varmış renklerin en temizine.

Bugün karda yürürken, hiç bir yere koşturmadığımı, sadece adımlarımı sağlam atmakla meşgul olduğumu fark ettim, ve yoldan başka da bir şey düşünemediğimi. Doğa öyle güçlü ki, benim küçük telaşlarımı aldı süpürdü, bir an için aslolan sadece üşememeye ve düşmemeye çalışmak oldu.

Ve tabi ki düzenli yürüyüşlerin sırasında bir yerlerde düştüm. Arkamdan gelen abi, “bir yerinizde bir şey yok değil mi” diye sordu bana, tam da gözlerimin içine baktı galiba; ya da bana öyle geldi. Birbirimizin gözünü oymaya ramak kaldığımız şu günlerde, gözümün içine bakıp kasanın sağlam kalıp kalmadığını merak eden bir insana rastlamak iyi geldi be.

Düşenlere bir el vermeye çalışan insanlar gördüm. Kirpiğine kar düşünce güzelleşen insanlar.
devamı gelsin

Paylaş
5

Geçmişime Mektup – 1

Okumaya üşenenler için özet: Herkes mektup yazıyor; ya  geleceğine ya da geçmişine. “17 yaşıma sevgilerle”, ya da “sevgili gelecek ben” Benim neyim eksik? Ben de yazacağım kendi ergenliğime…Artık geçti malum ama varsın olsun, dileyen ergen itinayla üstüne alınsın…İster çöpe atsın, ister okusun saklasın. 


Sanırsın ki sen başkasın

Sanacaksın ki onun, bunun, toplumun hatta annenin babanın yaptığı hataları yapmayacaksın. Kimselere benzemeyecek, başka bambaşka olacaksın…

Sonra ergenlik teorilerinin bittiği, yetişkin pratiğinin baskın olduğu bir zaman gelecek. O beğenmediğin toplumda bir yüz olacaksın. Belki biraz daha iyi, belki az biraz başka. Ama en çok annen gibi, en çok baban gibi. Sen de çokca hata yapacaksın.

“Ve onları hep sonradan anlayacaksın”

İster kadın ol ister erkek, anne olunca anlarsın, baba olunca anlarsını sık sık duyacaksın. Hiç aldırma. Zaten aldırsan n’olacak, gidip hemen çoluk cocuğa karışacak mısın? Aynen dedikleri gibi zamanı geldikçe bakarsın. Zaman insan hayatı söz konusu olduğunda doğrusal bir öğrenme çizgisi ile ilerlemiyor. Anneannenin, dedenin yaptığı hataların benzerini annen baban da yaptı, sen de yapacaksın. Hata yapmamaya takılma ve ne olursa olsun, hata yapma hakkını kimseye kaptırma. Hayatı yaşayarak öğreneceksin, kitaplardan ya da öğütlerden değil.

marjinalYırtık kot giymek midir, saçlarını mora boyatmak mıdır, hepsini yap içinde kalmasın. Şimdi sana güzel ve şık gelen ne varsa, bir süre sonra öyle gelmeyecek üzgünüm. Hatta şu an bakmaya doyamadığın fotoğrafları, yıllar sonra kimse görmesin mazallah diye saklayacak yer bulamayacaksın. ” Tipe bak, niye giyinmişim ki öyle” deyip kendine gülme safhası gelecek sonra. Tartışılmaya açık olmayan zevklerin ve renklerin önce moda denen endüstrinin sonra zaman denen meymenetsizin girdabında kaybolacak.

Sana bu satırları zamanın sıcak yaz günlerinde asker postalını ayağından çıkarmamaya direnmiş bir genç kız olarak yazıyorum. Saçlarını kızılın 50 tonuna boyatmış biri olarak…Şimdi para versen sırtıma takmayacağım, zaten ergonomik de olmayan yeşil asker çantasıyla dolaşmaz, bileğine taktığı derileri kelimenin tam manasıyla paramparça olana kadar gururla taşımazsan olmazdı, bizim zamanımızda.

Ey rocker, geldiysen 3 kere kafa salla

Sonra n’oldu? N’olacak işte! Bileğimize taktığımız deriler bir bir çıktı, yerini boyuna asılan yaka kartları, kravatlar, swarovski kolyeler aldı. Ah bir bilsen, şimdiki plazaların güzel koltuklarında kaç rocker oturuyor.

Biz ne marjinaller gördük. Hepsi kız istemelere gitti.

Yine de haberler o kadar kötü değil. O farklı olma ruh halinin tadına vardıysan, bazen bir yerlerde hortluyor içimizde. Haftasonu küpe takanlar, beyaz yakalı gömleğinin altında gururla dövmesini taşıyanlar duruyor orada hala. Ve biliyor musun, içimizde kalmayanlarla  güzeliz.

O yüzden, bırak, kalmasın içinde. Kafan kel kalmadan uzat saçlarını. İncecik topuklar üzerinde durmak zorunda kalana kadar, dans et sabahlara kadar dümdüz converse’lerinle.

En önce “ hiç değişmeyecek” dediğin şeyler değişecek çünkü.

 

Devamı gelecek…

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

Paylaş
26

Bir çift güzel söze hasret geçiyor ömür

Okumaya üşenenler için özet: Hepimizin güzel bir çift söz duymaya ihtiyacı var. Güzel sözcükler seçmeli konuşurken, düşünürken, yazarken. Gerisi gelir zaten…


 

“Dil, düşüncenin evidir” Ortaokuldaki edebiyat öğretmenimden duymuştum bunu zamanında. Alman filozofu Heidegger söylemiş. Bu kısmı hatırlamıyorum elbette, ona az önce google’dan baktım, yalan yok. Ama söz de , sözü söyleyen  ufak tefek edebiyat öğretmenim de geçende metroda yakaladı zihnimi. “Biz milletiz, ülkemizi darbeye törere yedirmeyiz” afişinin tam karşısına denk gelen yerde, ayakta seyahat ederken. Yurtta sulh, cihanda sulh’tan yedirmeyizlere ne zaman geldik,  diye düşündüm. Keşke çantamda bir tahta kalemi falan olsaydı da bu afişin altına “ziyadesiyle sıkıldım bu pespayelikten” yazabilsem diye düşündüm hatta.

Sen misin dahi anlamındaki de ve da’ları ayırmayanlara, ki ve mi eki ile sorunları olanlara çemkiren, imla hataları dolu kitapları olmamış deyip bir kenara atan…Al işte beterin beteri tadında, yeni Türkiye’nin yeni dili.

Dil düşüncenin evi, bizim ev ise garip bir halde. Sürekli olarak yüksek sesli konuşmasına maruz kaldığımız üst kat komşusu yüzünden, kendi evinde bile sessizlik ve huzur içinde oturamamak gibi.

devamı gelsin

Paylaş
8

Yaralı Kuş

Okumaya üşenenler için özet:  Zordur yaralı bir kuşu sevmek. Sen yarasını sarayım diye avucunda tutmaya çalışırken onu, o korkar çırpınır; hem kendini daha çok kanatır hem senin acını acıtır.

Yaşıyor olmamızın ispatı niyetine; kuş gibi hafif geldiğimiz bu dünyada istisnasız hepimiz yara alırız.

Bazılarımızın yarası eklem yerindedir, her daim sızlar; bazılarımızınkisi unutulan bir yerdedir, sadece ara ara yoklar. Bazı yaralar öpünce geçer. Bazıları geçmez. Bazılarının daha çok öpeni vardır, yaraları pek gözükmez. Bazılarını öpen bulunmaz.

Nasıl ki dünyanın en pahalı kremini de sürsen topuklarına, bir bebeğinki gibi yepyeni, yumuşacık ve öpülesi olmazsa, zihin de yürek de tabula rasa misali bomboş bir levha gibi kalamaz doğası gereği.

Kalp kırılır, ruh yıpranır, para zor kazanılır, arkalar hep sağlama alınır, kağıt kesiği gibi acır durur da bazı yerler, dışarıdan bakana kendini kolay kolay göstermez.

devamı gelsin

Paylaş
4

Ey İstanbul! Evdeki eş. Hazır mısın?

Okumaya üşenenler için özet: Bayram sonrasında İstanbul’a dönüş çilesini yazmasam olmazdı. Ben üşenmedim önce yaşadım sonra yazdım.

Bayram tatili için memlekete giden bir otobüse binmişim, Memleket dediysem övünmek gibi olmasın ama doğalından turistik. Her bayramda bilet kaldı kalmadı telaşesi, yollarda trafik çilesi, “ben tatile gitmiyorum ki sizin gibi, anamı görücem çekilin yoldan” çemkirmesi ve bayramlara özel olarak artan fiyat etiketleri garanti.

Ama olsun, eve gidiyorum ben. Tatil…Kardeşim, ver elini

Otobüs yolculuklarının gidiş yönlülerini pek severim. Alnını camlara yaslama, camın buğusuna harf karalama…Bunlar hep güzel şeyler. Altı saat katlanma kapasitem var, sonrası bel ağrısı, ayak şişmesi, aynı camlara doğru oflama. Tecrübesi sabit.

Otobüste “Hayattan Korkma” diye bir film seçtim. Filmin sloganı “İnsanı yenilmek değil, pes etmek tüketir” Güzel. Tatile gidiş yönlü güzel otobüsümde sıcak bir türk filmi, üstelik rahmetli Zeki Alasya oynuyor, güle oynaya giderim. Cam buğularına çizeceğim Ö harfi ve desenler biraz daha bekleyebilir.

Ne var ki filmin bir sahnesinde, o beni güldürmesi beklenen Zeki Alasya sinirli bir şekilde bağırmaya başlıyor:

 “Hayat mı ulan bu. Ömrümüz boyunca çalışıp durduk, olmuyorsa olmuyor. Bıktım. Anladın mı bıktım”

Ben ağlıyorum. Sümüklerimi sileceğim o cam buğularına şimdi o olacak.

devamı gelsin

Paylaş
0

El alem’e mektup

Okumaya üşenenler için özet: Gamlı bir yazı yazmak üzereydim. Kızın biri sesli sesli gülüp dikkatimi dağıttı, ben de O’na mektup yazdım bi’ nevi. 

Şimdi yazı yazmak üzere bir kafeye gelmiş, yeni kahve siparişimi vermişken tam arka masamda bir kız bir de erkek öğrenci oturuyor. Bu gıybet satırlarını yazdığımdan habersiz olan genç kız, oturduğum süre boyunca o kadar abartılı güldü ki sinir oldum. “Çalışıyoruz ama burda aaa” ile başlayıp “senin şuh kahkahanı dinlemek zorunda mıyım ben” cümlesiyle devam ediyordum içimden. Oğlanın sesi çıkmıyor, zaten kızın muhabbeti de komik değil. “O çocuktan kesin hoşlanıyor, gülüşe bak” seviyesine bir tık kalmıştım ki, sokakta oynayan çocukları toplarını kesmekle tehdit eden emekli albay benzetmesini hatırladım.

Hayır, o yaşlara gelmeme daha var. Hem kaldı ki bu benzetme daha çok erkeklere yakışıyor. Ben olsam olsam elindeki bastonunu, son kalmış birkaç dişinin arasından tıslayan bir sesle “utanmanız arlanmanız yok mu sizin hiç ” diye sallayan yaşlı teyze olabilirim.

Yok yok daha gencim, baston biraz daha beklesin. Hem o zamana kadar tek tuşla uzayan, evde şarj edilebilen i-baston falan da çıkar herhalde. Sesimle komut verebilirim i-bastonuma. Saat 12 yönündeki,  sesli şekilde gülen kızı dürt deyince anlasın,  85 dilde “kafam tuttu be” diyebilsin, dürttüğüm gençlerden  puan toplayıp huzur evi dostlarımla tatlı bir rekabet içine girebileyim vesaire vesaire.

devamı gelsin

Paylaş
8

ANAM BURALAR HEP DRAM

Okumaya üşenenler için özet: “Aramıza koca bir hayat girdi” dedi genç kadın.”İmam osurursa cemaat sıçar” diye cevap verdi genç adam. Kadın çantasında bir şeyler arıyormuş gibi yaptı, adam uzaklara baktı. Sanki bir Nuri Bilge Ceylan filmindeydik  de, ne kadın tam olarak anlaşılıyordu ne da adam. Filmin sonunda ise söylenebilecek tek şey kalıyordu : Anam, buralar hep dram


Kişisel heyecanlarımdan muzdarip, sözcüklerimden değil ama onları beyaz bir sayfaya dökmekten uzak kaldım bir süredir. Yeni bir eve taşındım, yeni bir işe soyundum, bir kaç yeni arkadaş edindim, tatile gittim geldim, yaz geldi sıcaktan eridim vesaire vesaire…Yine de tüm bunlar olurken bile sözcüklerimi yanyana dizip, onları okuyacakların emanetiymiş gibi saklamıştım mahremimde.  Sözcükler dışarıya taşmanın ilk belirtilerini gösterdiğinde, benim yeni telaşlarım dinip bilgisayarın başına geçtiğimde, havaalanında patlama oldu.

İçi boşaldı sözcüklerin.

Artık tarihlerini ve sırasını unutabildiğim kadar çok felaketin ortasında  bana kalan tek cümle “ Akşam yazamadım; patlama oldu, sonra bir patlama daha oldu, haa bir de az kalsın darbe yapılıyordu” oldu.

Sonra olanları takip ettikçe bir cümle daha geldi aklıma: Yalnızım, yalnızsın, yalnızız. 

İlkokul dönemime öykünen sınırlı kelime dağarcığım ve bu yalnız fiil çekimlerim bir paragraf  etmedi.

devamı gelsin

Paylaş
20

TEŞEKKÜRLER GEZİ

Okumaya üşenenler için özet:  Gezi hakkında söylenen milyonlarca söz, yazılan binlerce yazı arasından sıyrılmak, şahane tespitler sıralamak değil niyetim. Ahde vefa niyetine, ruhuna selam edip çıkacağım.


Daha çadırlar yakılmadan önceki gece, 30 Mayıs’ta parktaydım. Geri adım atılabileceğini umduğumdan değil de, yıllar sonra “hiç ses çıkarmadık, ööle mal gibi baktık afedersin” dememek için gitmiştim, yalan yok.

Üniversiteden arkadaşımlaydık. Karısı hamile olduğundan gelememişti. Bir önceki yaz, üçümüz Zagreb’te bir parkta gece vakti çimlere uzanmıştık. Hepimiz sırt çantalarımızı kafamızın altına koymuş, biz iki kadın ise ekstradan bir efora girerek , uzanmadan önce baldır bacaklarımızın açısını edebimize göre ayarlamış, şortlarımızı çekiştirip durmuştuk.

Biz böyle edebimizin, paramızın pulumuzun derdindeyken, Zagreb’li gençler ötede bağıra bağıra şarkı söylüyordu. Kimsenin bizim bacaklarımıza bakmadığını, paramızı çalmak gibi bir niyeti olmadığını anladığımızda konuşmuştuk:

“Bizde neden böyle değil? Biz neden habire korkuyoruz başımıza geleceklerden? Biz neden bir parkta, yıldızların altında uzanıp arkadaşlarımızla şarkı söyleyemiyoruz? Bizim hayatımız neden sürekli götü kolla, cebi kolla tadında geçiyor? Yoruluyoruz be korkmaktan.”

devamı gelsin

Paylaş
14

SAĞOLUN ÇOCUKLAR

Okumaya üşenenler için özet: Gördüğü her çocuğu mıncıklamak isteyen sevgi dolu kadınlardan değilim. Ama onlardan çok şey öğreniyorum. İyi ki varlar. Mutlu olmak için büyümek değil küçülmek lazım iddiasındayım. Tuttuğum yerinden, olduğu kadar


Bir süredir yaz(a)madım. Koşuşturmacalı günleri suçlayamam çünkü yazmamanın bir bahanesi yok lügatımda. Belli ki kendime oto sansür koyduğumdan. Belli ki “sen aslında komik kadınsın, hem bahar da geldi, komik şeyler yazsana” diye kendimi baskıladığımdan. Kentsel dönüşümdü, orta direkti, 80’lerde çocuk olmanın melankolisiydi derken şişirdin be insanları diye kendimi azarlamamdan.

Ben hadi hadi dedikçe geri istikamette inat etti sözcükler.

Hadi dedikçe, lazım dedikçe kaçan, kaçırılan bir çok şey gibi.

“İmdat, mutlu olmam lazım” telaşının mutluluk değil, adamakıllı bir gider kapısı yaratması gibi.

Fotoğraflarda taş gibi çıkmam, 5 yıl sonra kendimi nerede gördüğüm gibi abuk soruları anında cevaplamam, o paçozdan önce terfi etmem, yaşım geldi hadi evlenmem, hiç hata yapmamam, tüm akranlarımla aynı hayatı yaşamam, spor yapıp şunun gibi görünmem, Cuma akşamı illa ki eğlenmem, vesaire vesaire LAZIM. Işte o zaman mutlu olacağım, anlıyor musun? Haydi başlayalım o zaman yapılacaklar listesine.

Hayırlı evlat, vefalı dost, mükemmel eş, örnek ebeveyn, işyerinde aranan, kariyerinde zıplayan, kendiyle barışık, dünyayla tanışık, o harika insan. Sana da merhaba.

Yayında mıyız? Nerde yayınlanacak? Instagram değil mi? Evet. Oh çok şükür. Şöyle iki dirhem bir çekirdek açıdan lütfen. Teşekkürler.

devamı gelsin

Paylaş
14

KENTSEL DÖNÜŞEMEYESİCİLER

Okumaya üşenenler için özet:  Bence hikaye sevmeyenlerin hikayesidir kentsel dönüşüm. Teoride harika, pratikte “otur sıfır” düzeyinde örnekleri ile bize güzel diye dayatılan çirkinliktir. Yok edilen kişisel geçmiştir. Ben hikayeleri severim; bedavaya verseler oturmam dediğim, üst üste bindirilmiş kutu evleri değil.


Memlekette aheste aheste dolaşan küçük bir kızken, ne ara yürüyen merdivenlerin solunda duran insanlara sinir olan birine dönüştüm, hatırlamıyorum. Okumaya diye çıkmıştım evden, şimdi kendisinden bir daha haber alınamayan güzel huylarım var.

Eskiden griliği ve memur kenti olmasıyla, şimdilerde ise beş ayda patlayan üç bombayla ile bilinen o şehire okumaya gitmemle başladı bu ayrılık. Sonra onyedi milyonunun içinde sıradan bir yüz olabildiğim başka bir şehirde bir ofis sandalyesi kapmamla devam etti.

Tatil olmuş, denk getirmişim, memleket havası alıp döneceğim. Sakin sokaklarında yürürken adımlarımı bilinçli bir şekilde yavaşlatmaya çalışıyorum. “Yetişmek zorunda olduğun bir yer yok, yavaşla” diyorum kendime. Havasını, suyunu aldığım yerin içinde, kozmopolit bir şehirden buraya fırlatılmış bir yabancı gibi hızlı adımlarım.

devamı gelsin

Paylaş