15

KÜÇÜK DENİZDE BÜYÜK BALIK

Okumaya üşenenler için özet: Yazar, bu yazısında küçük denizde büyük balık mı olmalı yoksa büyük denizde küçük balık mı sorusunun cevabını arıyor. Arıyor da bulamıyor.

Deli gibi yağmur yağıyor. Ve her yağmur ya da kar yağdığında tüm beyaz yakalıların hayalini kurduğu gibi sıcak evin geniş penceresinin önündeyim. Parmaklarımı ısıtan kahve kupasını iki avucumla birden kavramışım, dumanı tütüyor kahvenin. Kokusu davetkâr. Sıcak ve salaş hırkamın kollarını parmaklarıma gelecek kadar çekmişim, alnımı camlara yaslıyor ve yağmurun usul usul yağışını izliyorum evde olduğuma şükrederek. Birazdan rahat koltuğuma uzanacak, müziği durduracak, güzel bir film izleyeceğim internetten. Dizlerimin üzerinde ufak, salaş bir polar battaniye olacak, dokundukça tekrar dokunmak isteyeceğin yumuşaklıkta. Yağmur yağacak, ben duracağım. Evde olduğuma şükrederek belki “home sweet home” diye bi check-in de yaparım kim bilir…

Hafiften yağmur yağdığı doğru ama evde falan değilim, tıkanmış trafikteki bir otobüsün içinde ayaktaki yolcu sıfatıyla seyir halindeyim. Alnımı cama yaslıyorum ama ı ıhh, aynı tadı vermiyor. Hatta bir süre sonra bu camlar temiz mi acaba diye geri çekiliyorum. Orta boş’lar, ilerleyebilir misiniz lütfen’ler, bu havada kimse dışarda kalmasınlar korna sesleri ile birbirine karışıyor. O polar battaniye bir süre daha bekleyecek beni, anlaşılan. Gelen geçeni izliyorum camdan. Evsizlerden, işsizlerden biri olmadığım, işimden eve gitmekte olduğum için şükretme hali ile sanki bir işe yaradığı görülmüş gibi korna çalıp duranlara okkalı küfürler savurma hali arasındayım.

Yollar kısa süre içerisinde sele dönüşüyor, dakikalar geçtikçe hayalimden uzağa düşüyorum, eve varınca saat bilmem kaç olacak, yemek yenecek, duş alınacak, sonra yatcaz kalkcaz sabah olacak… O camların buğusuna kahve dumanın ardından bakan güzel kız pozlarını hafta sonuna ertelersin artık. Tıpkı yaşamayı ertelediğin gibi… Aferin çok güzel, kendi kendine arabeskleşiyorsun hemen.  Otobüs camına kafiyeli bir şiir de yaz istersen hemen, yakışır. Aha dur dur, biri iniyor, şansım döndü yeminle…

İstanbul öyle bir şehir ki, O’nu ne tam olarak sevebiliyorsun ne tam olarak O’ndan nefret edebiliyorsun. Belki de ben hep haline şükret, beterin beteri var düsturlarıyla büyüdüğüm içindir. Afrikalı çocuklar örneği ile tabakta yemek bırakmamanın öğretildiği bir nesil ne kadar dibe batarcasına mutsuz ve şikâyetçi olabilir ki?

Bu şehre gelişimi düşünüyorum. ” Sırtımda bir ceket, ayağımda yamalı çoraplarla geldim bu taşı toprağı altın şehre” demek gibi olacak şimdi ama ben bu şehre altımda bordro eşofman, bir sweatshirt ve siyah botlarımla geldim…Öylece. Büyük ekonomik krizlerin birinde üniversiteden mezun olmuş, iş aramak için memlekete dönmüş, o zamanlar daha yeni yeni piyasaya çıkmış olan iş arama sitelerine girmek üzere mahallemizin internet cafe’sinin gediklisi olmuştum.

Valla kafam da çok rahattı esasen, bünyeme “e nasılsa başvurularımı yapıyorum” ile başlayan sorumluluk anlayışı yerleşmişti. Tevekkülün dibiydim, ekmek elden su göldendi, ailemi özlemiştim, üniversitede özellikle son senede hiç vakit ayıramadığım aylaklığın acısını çıkarıyor, akşamları kordonda yürüyüp dondurma yiyordum. Planlarım arasında internetten iş aramaya devam etmek, belki bir yoga kursuna yazılmak, bolca kitap okumak vardı. İş vardı da ben mi gitmiyordum canım… Bu arada hakikaten ne arayan vardı ne soran. Sadece 2 hafta sonra bir sınava girecektim İstanbul’da. Ona da torpil lazımdı, zaten beni almazlardı, çalışmama pek gerek yoktu. Yeni pozisyonlardan ziyade işten çıkarma haberleri daha yoğun çalınıyordu kulağımıza, dedim ya ekeonomik kriz vardı. Olsundu, bana koymazdı, güzeldim, mutluydum ben burada, elbet bir şeyler çıkardı.

Sonra bir kurban bayramında İstanbul’dan teyzemler geldi misafirliğe. Birkaç gün bayram gibi, bol yemeli içmeli geçti gitti. Ne var ki benim güzel ve akıllı annem bu yayma halimi, daha da fenası bu yaymadan aldığım keyfi sezmiş olmalı ki tam teyzemler evlerine dönmek üzere kapı önü öpüşmelerini yaparken “arabada yer var mı” diye soruverdi. Ben “He kalan kurban etlerini de paketleyip yanlarına verecek herhalde” diye düşünürken ekledi “ özgeçmişlerde bizim evin adresi yazdığından herhalde, hiç arayan soran yok. Zaten 2 hafta sonra sınavı var, erkenden gelsin sizle de ordan yapsın başvurularını”  Teyzem atladı hemen “ var var abla, gelsin tabi” 5 dakika öncesine kadar kapı öpüşmesinin evde kalan tarafı olan ben, şimdi eniştemin taksisinde yolculanan taraftım. Bordro eşofman altım, çağla yeşili sweatshirtim ve siyah asker postalı kılıklı botlarım, son dakika cüzdan ve telefonu zorla koyup omzuma astığım lacivert çantam ile… “Sınavın bitince gelir alırsın eşyalarını” dedi annem, “çok gerekli bir şey olursa gönderirim ardından.”

Velhasıl kelam, o sınav bu sınav, şu görüşme derken memlekete dönemedim, doğru dürüst vedalaşamadım bile. Annem kargo ile birkaç parça eşyamı paketledi ardımdan. Bana kalsa memlekette bir iş bulur, mutlu mutlu yaşardım belki de….Annem eğer “ben seni burada başkalarının elektrik faturalarını yatır diye okutmadım” demeseydi. Ya da babam kendi hikayesinden yola çıkıp “küçük denizde büyük balık olacağına büyük denizde küçük balık ol ” demeseydi.

Şimdi otobüsten inmiş, eve doğru yürürken denizden çıkmış gibi sırılsıklamdım. Küçük bir balıktım işte,  o büyük denizin haliyle farkında olmadığı…

İşin fenası artık hangi denizde mutlu olacağımı bilmiyorum. Eve yürüye yürüye hadi bilemedin en fazla 30 dklık bir yolculukla gitmenin, yolda karşılaştığın tanıdıklara selam vere vere, hal hatır sorarak günü tamamlamanın, alışverişini koca koca marketlerden değil, “o kaça bu kaça, taze mi bunlar” diye günlük muhabbetlerle bakkaldan, manavdan, kasaptan yapmanın, rezervasyon yapmadan bir yere gitme özgürlüğünün, kaldırımlarda geniş geniş yürümenin, sağında durman gereken yürüyen merdivenlerin, inenlere öncelik verilmeyen metro istasyonlarının olmadığı bir yerde alelacele değil aheste aheste yaşamanın nesi fena? Bazen bu soruya verebilecek adamakıllı cevaplarım var, bazen yok.

Bazen balık akıllıyım, unutuyorum bu deniz kimindi, hangi su benimdi?

Kamu spotu: Onu bunu bırak, en iyisi rakı şisesinde balık olmak

Paylaş

15 Comments

  1. “Bazen balık akıllıyım, unutuyorum bu deniz kimindi, hangi su benimdi?” bazen kucuk baligim, ama cok is basardim pasifige gecmek herkezin basarabilecegi sey degil diyorum, bazen de kucuk deniz de yuzesim geliyor, insanin ozleyince burnu sizlarmisya, o betimleme falan degil benimkisi cidden sizliyor…

  2. Seni kendime niye yakın hissettiğimi buldum. Sen de başka şehirde büyütüp İstanbul’a sonradan okumaya ya da çalışmaya İstanbul’a gelmişsin. Benim gözlemim bu profil hiçbir zaman İstanbul’un kaosuyla barışamıyor.

    • Doğrudur:) İçimizdeki taşralı kendini belli ediyor demek ki. Burdan bile ayrı yazı çıkar aslında, bi düşüneyim…sevgiler

  3. Üniversiteden mezun olunan ilk yıllar küçük şehirde tutunmak İstanbul’da iş bulmaktan ve yaşamaktan çok daha zor.Şehrin küçüklüğü oranında iş bulabilme olasılığı olduğu için uzun süre işsiz kalmak ,şartları zorlamak ,önüne geleni kabul etmek , ‘ne iş olursa yaparım’a teslim olmak, tecrübeli dahi olsan çok düşük maaşlara çalışmayı normal saymak şart.Akademik bir eğitim geçmişini geçtim herhangi bir bilgi birikimine sahip olmayan ,mecburiyetten veya sadece yıllarını o işte harcadığı için müdür olmuşlara dişlerini sıkarak ,düşlerini emanet ederek katlanmak tahmin edilenden çok daha zahmetli.Kurumsallık?İş kanununa uygun çalışma saat ve şartları?Çalışan hakları?Yaşasın cuma oldu sevinçleri?Bunlar ne ola ki!Haftada 60 saat çalışıp sadece pazar günleri izin kullanmak,bayramlardan 1-2 gün önce çalışıp çalışmayacağının belli olması yazılı olmayan iş kurallarından birkaçı. Sosyal hayat da biraz sıkıntılı ; tüm arkadaşlar üniversite okuyup İstanbul’a ,İzmir’e yerleştiği için yeniden sosyal çevre edinmek,iki lafın belini kıracak arkadaş bulmak samanlıkta iğne aramakla eşdeğer.O arayarak zor da olsa bulduğun insanın da ya aile baskısıyla memlekete döndüğü için sosyal hayatı sıfıra yakındır ya da yapacak daha iyi bir şey bulamadığı için sevgili bulup kendini ona bağlamış kıpırdayamıyordur ,hiç olmadı sıkılıp şehri elbet bir gün terk eder. Ama artıları da var tabi…Deniz manzaralı bir eve sahip olup İstanbul’daki muadilinin onda biri kadar kira ödemek ,manavla marketle sohbet ederek alış veriş yapabilmek,kuş sesleri eşliğinde deniz kokusunu içine çekerek ofise gitmek , toplu ulaşım imkanlarını kullanarak dahi 15 dakikada eve/işe ulaşabilmek , haftasonlarını bol oksijenli ve güneşli geçirerek ruhu ve beraberinde bedenini dinlendirmenin herhangi bir bedelinin ve zorluğunun olmaması , yazın mesai bitimi kendini denizin şefkatli kollarına teslim ederek tüm stresin tuzlu suya karışmasıyla şımarmak ,dışarıda yapılacak planları 5 dakika içinde organize edip arkadaşlarla buluşabilme lüksü , vs.İstanbul ve küçük şehir karşılaştırmasında sağladığı imkanlar dahilinde ikisi de birbirini geçemez,bana kalırsa.Sahip olamadıklarımıza özeniyoruz sadece.Ben İstanbul’daki sosyal hayata , bol sıfırlı maaşlara ,bana rüya gibi gelen haftasonu 2 günlük tatillere , aylar öncesinden yapılabilen bayram tatillerine , cumartesi akşamı hangi konsere/etkinliğe gitsem kararsızlığına özeniyorum.Siz İstanbul’da yaşayanlar ise benim sessiz, kolay ,sakin ,bol deniz kokulu ve oksijenli ,rahat hayatıma…Keşke iki tarafın kesişim kümesi bulunsa, orada buluşsak da artık herkes rahat etse 🙂

    • İnsan sahip olamadığına özeniyor demek ki. Ben küçük bir şehirde büyüdüm, ve oraları çok severim. bahsettiğiniz artılarını eksilerini çok iyi biliyorum bu nedenle. Hangi şehirde olursanız olun mutlu olmanızı dilerim. Belki İzmir biraz daha orta bir noktadır, bilemedim:) Çok teşekkürler yorumlarınız için, inanın ilham oldu bana. Teşekkürler, sevgiler

      • İzmir’in de tadına bakmış biri olarak kişisel görüşüm uzak durun.Zira kendisinin gözümdeki yeri ne büyüyebilmiş ne de küçük kalabilmiş ergen bir şahsiyettir.Küçük şehrin nimetlerini sunuyor dersin yok ben büyüğüm aslında der ,büyük şehir ne güzel her imkan var İstanbul’dan neyi eksik dersin o zaman da ben büyümek istemiyorum küçücüğüm der.Sağı solu belli olmaz vesselam 🙂

        • Bunu yayınlamasak mı, İzmir’lileri kızdırır mıyız diye çok düşündüm ama görmedim sanmayın yazdığınızı:) Katılıyorum da valla ne yalan söyleyeyim, laf aramızda

  4. O kadar yakın hissettim kendimi size…Duygularıma Tercüman olmuşsunuz..Peki hiç mi bir çıkar yol yok.Bende Levent’teki Plazalardan birinde çalışıyorum ve bu ay sonu işten ayrılıyorum.Tekrar iş mi aramalıyım yoksa yollara mı vurmalıyım kendimi ? Yaş 36 yolun yarısını bile geçtim…Bir yandan çocuk yapma baskısı…Peki gerçekten hiç mi çıkar yol yok ….?

    • Emin olun ben de bu yorumu okuyunca ” aaa, aynı şeyler” dedim kendime. Çıkış yolu tabi ki var, her zaman var.Kimseye ne yapması gerektiğini söyleyemem tabi ki ama bundan sonraki yazılarımda kendi yaşadıklarımı anlatmaya devam edeceğim, takipte kalın derim:) O da olmazsa bir kahve içer konuşuruz beraber. Hem zaten siz bence tünelin sonundaki ışığa doğru ilerlemeye başlamışsınız bile…Yaş falan bunlar hikaye. Siz ne olursa olsun, iyi hissetmeye bakın. Çok teşekkürler, sevgiler

  5. Keşke benimde bir gün gitmeyi hayal edeceğim bir köyüm, bir yerim olsaydı… Ama ben 3 nesli İstanbullu olan bir ailedenim… Son 10 yıla kadar bu kadar farkında değildim, ama maalesef bu şehirde artık gitgide ben yabancı olmaya başladım… Doğup büyüdüğüm bu güzelim şehrimi tanıyamıyorum… Kısaca İstanbul , uzaktan bakanın da, içinde yaşayanın da bin pişman olduğu bir şehirdir… 😉

    • O zaman hep kullanılan bir tabirle gerçek bir İstanbul hanımefendisi ile karşı karşıyayız ne güzel:) istanbul, bırakın yazıyı kitap konusu olur a ayrı ama bence fahri köy seçebilirsiniz kendinize. Yapan çok insan var; yeşilli mavili, güzel insanlı bir yer seçin orayı düşleyin derim naçizane. Nasılsa girişte nüfusa bakmıyorlar. Hem biz kaç milyon geldik siizn şehrinize, lafı mı olur:) Teşekkürler yorumunuz için, sevgiler

  6. Levent’teki o plazaların 13 yıl camına yapışık yaşadım ben de! Arkadan biri itecek ya da ben kendimi atacağım raddesindeyken gündüz vakti sokakta işsiz güçsüz yürümenin de güzel olabildiğini anladım. Topuksuz yürümek ve sandalete alışmak fena değilmiş. Elinize sağlık…

    • Sandalet candır:) Ben belki bir gün o topuklulara geri dönmek zorunda kalabilirim ama gündüz gezdiğim sokakların tadını iyi çıkardım gerçeğini değiştiremez bu. Yolunuz açık olsun, çok teşekkürler

  7. Yazılarını çok sevdim ben 🙂
    Düşüncelerimizin bu kadar ortak olması hem hoşuma gidiyor, duygularımı birinin yazıya dökmesi ve okumak çok keyifli çünkü, hem de garibime gidiyor, böyle hisseden kaç kişiyiz biz ya? bu kadar sıradan duygular mı benim hissettiklerim falan diye 🙂
    son pragrafı ben mi yazdım acaba diye şüphe ettim bir an 😉 haha
    öpüyorum

    • Çok teşekkür ederim:) Çok kişi olduğumuzu biliyordum da bu kadarını ben de tahmin etmemiştim açıkcası. Laf aramızda, bu kadar sayıyla devrim yapıcam dersen yapılır ha…Bi düşünelim:)

Leave a Reply

Your email address will not be published. Required fields are marked *