5

DİŞE DOKUNAMAYANLAR

Okumaya üşenenler için özet: Plazaların kendi dili var, kimin derdini anlattığını içindeyken dahi çözemediğiniz. Yerin kulağı, plazaların dili, yazarın ise plazalarla derdi var.

Bir tutam vice presidentlar, bir tutam da senior vice presidentler olarak adımıza yakışır büyüklükteki toplantı odasındayız yine. Ölücez lan executive’likten o derece. Ölüyoruz da zaten. Ama henüz farkında değiliz. Yıllar yıllar sonra kanser olduğumuzda falan hatırlayacağız bu günleri, arkadan gelenlere “hayat çok boş , eğlen coş “ tadında  iki çift sözümüz olacak ibretlik niyetine…. Ama şu anki toplu meşgalemiz ; ingilizce ile türkçeyi aynı cümle içerisinde kullanabilmek, çok da matah şeyler söylemeden en fazla konuşan olabilmek…Ölmek de neymiş, hıh.

Karşımda duran, beyazlatılmış dişleri ile içimizdeki en executive ‘den gözlerini bir an olsun bile ayırmayan Sibel’e bakıyorum. Başı arabaların ön tarafına konan ve araba hareket ettikçe aşağı yukarı sallanan köpek bibloları gibi sallanıyor büyük patron konuştukça. Dinlediğini sanmıyorum, daha çok bulacağı ilk arada ne söyleyeceğinin provasını yapıyor gibi. Neyse ki beklediği an hemen geliyor da executive’imizin söylediklerini farklı özne ve yüklemlerle ama nasılsa aynı kapıya çıkacak şekilde bir toparlıyor. İşte o an fark ediyorum. Tanıyorum ya ben bu kızı.

İlkokulda öğretmene “kırmızı kalem kullanabilir miyiz hocam” diyen kız bu, büyümüş serpilmiş, bir toplantı odasının köşesine ilişivermiş. Birden bir şefkat geliyor bana. Biblo falan değil o, ilkokul arkadaşım Saniye.

Saniye’yi düşünüyorum; büyük gözlükleri, saman sarısı küt saçları geliyor aklıma, bir de siyah önlüğü. Büyüdükçe neye benzemiştir acaba, yüzünü büyütmeye çalışıyorum aklımda, olmuyor. Saniye aradan geçen onca yıl sonra bile aklımda hala o kara önlüklü küçük insan. Derslerde sırf laf olsun diye konuşan, her zaman çok zekice sorular soramasa da hiç olmazsa pencereyi açabilmek, kırmızı kalem kullanabilmek gibi bir takım sorularla orada olduğunu gösteren ve bu tavrı ile hem kıskandığımız hem de sinir olduğumuz Saniye. Siyah metal çerçeveli gözlüklerinin ardından meraklı meraklı bakarak benimle dalga geçerler mi korkusu olmadan her soruya atlayan ve belki de sırf bu yüzden çoğunu hatırlamadığım ilkokul arkadaşlarım arasından hatırladığım bir yüz olmayı başaran Saniye.

Bir gün, şimdi düşününce mevsimi bile hatırlamıyorum aslında, Saniye’nin doğumgünüydü. Hediye olarak ne alsak acaba  diye düşünürken, sınıfta Saniye ile en samimi olan Aslı “silgi alalım, silgiyi çok kullandığı zaman babası kafasına vuruyormuş Saniye’nin” demişti. Bunu tam olarak nasıl söyledi, biz ne cevap verdik hatırlamıyorum ama çocuk kalbimde silgiyi çok kullandığı zaman hırpalanan bir Saniye kalmış işte.

Kalem kutusu aldık sonra, içinde silgisi, kalemi…Gündüz vakti evlerine gitmiştik, akşam olmadan, baba gelmeden kalkılması gereken ziyaretlerden…Annesi mutlulukla “iyi ki geldiniz. Saniye ilk defa kutluyor doğumgününü” demişti. Bir de bu cümle kalmış çocuk kalbimde.

Yıllar sonra memlekete döndüğümde sordum Saniye’yi, kocaya kaçmış dediler. Umarım çocuklarının başına vurmayan bir adama kaçmıştır dedim içimden. Umarım sesini çıkarabildiği tek yer, ilkokul sınıfı olarak kalmamıştır hayatında, dedim. Umarım nerede ve nasıl olduğunu görenler, fark edenler vardır hayatında, dedim.

Sibel’e baktım. Yarı ingilizce yarı türkçe hallerine…İçimi yokladım, şefkat vardı. Orada olduğunu bildiğimiz ama bir türlü göstermeye fırsat bulamadığımız ya da yeterince takdir edilmediğini hissedip de altını çizme ihtiyacı duyduğumuz becerilerimiz vardı. Sibel’de de, bende de, işte bu toplantı masasının etrafına doluşmuş hepimizde de…Birbirimizin sözünü keserek anlatma telaşına düşüyorduk. Sesimiz duyulmuyor sanıyorduk. “Burdayım, bak bak ben burdayım” diye sesleniyorduk.

Sanki biz büyümüştük de egomuz hala çocuk kalmıştı, ve biz yarı ingilizce yarı türkçe hep bir dert anlatma halindeydik. Ve anlattığımız dert bu ülkenin Saniye’lerine ait değildi, dişe bile dokunmuyordu, ve beyin fırtınalarının sonrasında bulduğumuzu sandığımız harika çözümler de aslında hiç bir şeyi çözmüyordu. You know what I mean?

Kamu spotu: Yarı ingilizce yarı türkçe konuşanlar da insan, dinleyin onları. Belki içlerinde duyulmayı bekleyen bir çocuk vardır, olamaz mı?

Paylaş

5 Comments

  1. Hani yuzunde tebessumle okunan yazilar varya, yazar beni anlatmis, ayni bizim siniftaki Huriye dedigin, ondan ….

    • Çok teşekkürler, gülümsetebildiysem ne mutlu bana da o zaman:)

  2. Çok güzel, eline sağlık Özge.
    Az kaldı ben de atlayacağım plazadan aşağı da, ya kendimi tutamazsam?

    • Çok teşekkür ederim:) Ama yapma gözünü seveyim, boynum bu vebali kaldıramayabilir. Senin için doğru olan atlamaksa bunu doğru zamanda bir şekilde hissedersin zaten. Benimki 10 yıldan uzun bir süre sonra geldi misal.Haa o korku diniyor mu, kesinlikle hayır. Ama baskın duygu olmuyor en azından, ordan anlıyorsun…Yolun açık olsun:)

Leave a Reply

Your email address will not be published. Required fields are marked *