2

MEVZU AŞK İSE…

Okumaya üşenenler için özet: Modern zamanın modern aşkları diye tabir etsek de halimizi;  modern olmayan, geleneksel aşklara özenen bir yer vardır belki de içimizde, olamaz mı? “Peki ya mevzu aşk ise tarihsel gelişimin bir değeri var mı, o değer bize de yarar mı? ” sorularının cevabı belki de bu yazıdadır, olamaz mı?

Ayrılırken sarılıyoruz, hani hiç bitmese dediğiniz türden bir sarılma, rahatlatan, uzun uzun, sıcacık. Her “bitmesin” dediğimiz şey gibi bitiyor tabi ki o sarılma da. Kollarımız çözülmeye başladığında başımı göğsünden kaldırıp yüzüne bakıyorum kaçamak bir şekilde. Bu adamda “gitme kal” diyecek surat yok. Filmlerdeki gibi, tam uçağım kalkmak üzereyken turnikelerden aşıp gelecek, güvenlik görevlilerini peşinden koşturacak tip de yok. Tek yapabildiği şey; yüzüme tatlı tatlı gülümsemek. Bense daha düne kadar uzun mesafeli ilişkilerin yürümeyeceğini pekala bilen tavrımla bilmiş bilmiş konuşan o modern kadın olmaktan çıkmış, Hollywood filmlerinin esiri ağlak kadın olmaya ramak kalmışım. “Varınca beni ara olur mu” diyor, sanırım sırf sessizliği bozmak için… “Benim aslında bir yere vardığım yok biliyor musun?” demek istiyorum cevap olarak. “Ne var yani, sen sanki biliyor musun nereye gidiyorsun şu hayatta?”

“Ben de bilmiyorum. O şehir bu şehir ne fark eder, beraber otursak da akşamları, bir masa başında dizlerimiz birbirine değerek konuşşak seninle, nerden geldik nereye gidiyoruz…Fena mı olur yani?”  İçimden bunlar geçse de ağzımdan çıkan cevap “Hı hı, ararım tabi, merak etme” oluyor.

Taksinin ardından el sallıyor, az önceki tatlı gülümseme biraz burulmuş, güzel. Hatta gözleri dolu dolu olmuş sanki, ama taksinin arkasından koşmadığı sürece benim için kıymeti yok, hıh…

Niyeyse birden sinirleniyorum, iyi gelme peşimden, git her akşam o salak arkadaşlarınla takıl, onlarla beraber bira göbeği yaparken top peşinde dil dışarda koşturan futbolculara bok at, bana ne. Ben böyle ona içimden laf yetiştirirken karşıda bir muhatap bulamamaktan muzdarip, taksi şoförünün ahesteliğini bahane edip ona patlıyorum. “Uçağa yetişeceğim ama ben” diye bık bık yaparken, taksicinin efendiliğini bozmaması beni birden kendime getiriyor. Adam benim gibi İstanbul’da yaşamıyor tabi, bu güzel şehirde yavaş yaşamaya, sakince cevaplar vermeye, gülümsemeye daha çok vakit ve neden buluyor belli ki….Utanıyor ve telafi etmeye çalışıyorum bir şekilde. Adam gülümsüyor bana, “olsun abla” diyor, “ben seni yetiştiririm merak etme”. “Yok hiç yetiştirme sen beni, at taksiden, sonra da arabayla geç üstümden, ne pislik insanmışım ben de der geçerim inan” gibi şeyler geçiyor içimden. Demiyorum tabi. Bugün içimden geçenlerle ağzımdan çıkanların buluşmama günü belli.

Uçakta onu düşünüyorum. Aslında bu düşünme eylemim çok randımanlı olamıyor bir süre sonra. Tanımıyorum çünkü adamı yeterince. Çok sinirlenince neye benzer mesela, alnındaki damarlar şişer mi yoksa hiç anlaşılmaz mı sinirlendiği? Bağışıklık sistemi nasıl, çok sık grip olur mu yoksa kırk yılda bir hasta olup olduğunda da nazından çekilmeyen adamlar kategorisinde mi yer alıyordur? Bir insanı sevmek için küçük şeyler yeterli olur demişti büyüklerimiz. İçimi yokluyorum, bu yaşadığım, “küçük sebeplerden sevdim kendisini” tadında değil.

Ebedi aşkı anlatan geçmiş zaman şairlerine değil, belli ki aşkın içine günümüz gerçekliğini biraz daha katan ve sevebilme ihtimallerinden bahseden şaire daha yakınım.

“Tut ki kısa sürdüğü için güzel, bırak elleme güzel kalsın” klişelerini geçebilsem bile daha çok az tanığım bir adamın peşinden yaşadığım şehri, çalıştığım işi değiştirecek bir kadın olmaya programlanmamışım ki ben.

Sonuçta da işte, modernitenin gereği neyse o yapılıyor, ne o taksinin peşinden koşuyor ne de ben “bırakma beni” deyip sümüklerimi omzuma silmek suretiyle kendisine yapışıyorum.

Uçaktan indim, telefonumu açınca bir mesaj sesi. O’ndan ….“Vardın mı?” 

Akıllı telefonuma baktım, teknoloji ilerliyor ne güzel. Hep bir ilerleme mevcut. Graham Bell telefonu icat etmiş, bir diğeri cep telefonunu. Kimse telefonu en başından icat etmeye kalkmıyor, üzerine koyuyor.

Ama hayat tecrübesi dediğin şeyde bu 2000’lerde yaşamanın bir artısı yok. 500 yıl önce bir kadın bir adamı nasıl özlüyorsa aynen özlüyorsun herhalde. Çözümünü bulmuş da insanlığın hizmetine sunmuş biri yok ki geliştirip üzerine koyalım.

Binler yıl önce ne yaşandıysa aynını yaşıyoruz belki de. Kendisini arıyorum, vardım deyip kapatacağım. Akıllı telefonumdan onun sesini duyduğumda akılsız kalbim sızlayacak.

Bundan bin yıl sonra bir başka kadın da buna benzer birşey mutlaka yaşayacak. Kendi kendimize öğreneceğiz mecbur, önceden anlaşılmışlıklar beş para etmeyecek çünkü…

Paylaş

2 Comments

  1. “Ama hayat tecrübesi dediğin şeyde bu 2000’lerde yaşamanın bir artısı yok. 500 yıl önce bir kadın bir adamı nasıl özlüyorsa aynen özlüyorsun herhalde.” Ilahi Ozge, kendi tecrubenin de bir artisi yok gerci, yapilan ayni aptalliklari yapmaya mi programlanmisiz nedir, ya da ben kendi adima konusayim, bile bile yapiyorum sanirim hepsini. (cok isim de var ama, daha neler yazmis okusam mi isi sonra yaparim demekten kendimi alamiyorum malesef :/)

Leave a Reply

Your email address will not be published. Required fields are marked *