26

EZGİ’NİN VE HARCANAN AŞKLARIN ÖYKÜSÜ

Okumaya üşenenler için özet: Bu hayatta hepimiz harcanabiliriz, hepimiz birini harcayabiliriz.  Harcanan aşkları konuşacaksak, blog yazısı haddini aşar, öykü olur.  Öykü sevenlerdenseniz , sonuna kadar okusanız, ne güzel olur:)


Gözleri yine cam gibi, ağladı ağlayacak.

“Yeter ki ıslak ıslak bakma diye adına şarkı yazılan kadın bile öldü biliyor musun?” diye bağırmak istiyorum kendisine. Sonra da omuz başlarını ellerimle tutup, kafasının yerine geldiğine emin olana kadar ileri geri hızla sallamak.

Birkaç gündür himayemde ama henüz kursağına lokma girmesini, doğru düzgün uykuya dalmasını sağlayabilmiş değilim.

Dostluk böyle günler içindir kapsamında henüz tek yapabildiğim, tekrar tekrar anlattıklarını dinlemek,  yemesi, uyuması, duş alması için dürtmek ve geri çevrildiğimde sabrımı korumaktan ibaret. Gülmesi için yaptığım şakalar, ağzımdan çıkarken kulağa fena gelmese de, onun yüzünde acıma hissine benzer bir ızdırap gibi kendini gösteriyor. Sahnede elini ayağını nereye koyacağını şaşırmış beceriksiz, komik olamayan komedyenler gibi hissediyorum kendimi.

Şimdi bir gülse aslında…Lisedeyken tanıştığımız ve ota boka güldüğümüz o günlerdeki gibi, ağız dolusu gülen o kıza dönüşse… Bir gün olacak elbette, sahiden komik olan o şakayı bulduğumda, ya da aşk kendini zamanın kollarına bırakıp soğumaya yüz tuttuğunda.

Olsun. Bir süre böyle otursun evin köşesinde, üzerindeki depresyon hırkasını çıkarmayı reddetsin, kol ağızlarına gözlerini silsin, onun için hazırladığım odasına gitmeyip şu ara yediği tek şey olan kraker kırıntıları ile uyuyakalsın o koltukta.

Olsun, ben yanındayım ve nasılsa geçecek bu da.

Üçlü koltuğun ortasında, çubuk mu balık mı anlamadığım kraker kırıntılarının arasında, gözlerini karşı duvara dikmiş, acıdan ufacık kalmış bir kadın gibi oturuyor.

Başka bir gece onu görmüş olsanız, gözlerinizi alamazsınız aslında. Kız arkadaş grubumuzun içerisinde en fiyakalı sayılabilecek hayat da onunkisi.

Hali vakti yerinde, iyi kötü bir kariyeri, düzgün bir kocası , yese de kilo almasına müsade etmeyen bir metabolizması, ufak bir oğlu, üstüne titreyen ailesi, çocuklu evde ne kadar olursa artık o kadar olabilmiş feng shui dekorlu cici bir evi, içlerinde benim de olduğum az sayıda ama yakın bir arkadaş gurubu var.

İçimden bunları ona söylemek ve az önce hayalimde yaptığım sarsma hareketini, bu kez aksi yönde yaparak “nankörsün sen” demek istiyorum.

Hikayesini bildiğimden dilim varmıyor, diyemem . Çünkü bütünüyle hak verecek kadar anlamıyorum onu, herkesin kendi hikayesinden diğerlerini yargılamasında olduğu gibi, hikayeyi tam çözemiyor zihnim. O anlattıkça “ama”larla kesmek istiyorum sözünü.

Oysa 20 yıllık bir arkadaşlıktan sonra, arkadaşın sözü öyle kolay kolay kesilmiyor.

Yanından öteye gitmiyor işte dost dediğin, gözleri cam cam olmasın istiyor.  O camlar batmasın istiyor bir yerine.

Ezgi’nin öyküsü

Bundan birkaç ay önceydi, iş yerindeki yeni mühendepresyon hırkasıdisin şakalarını anlatmaya başlaması.

İsmini kız arkadaş grubumuzda daha sık duyar olmuştuk, öyle ki birlikte çalıştıkları projenin  detaylarını anlatmaya başlamıştı bize. İki haftada bir toplanarak kızkıza yemek yediğimiz bu akşamlarda Ezgi’nin işten bahsettiğine çok az şahit olurduk. Bizim güzel arkadaşımızın aradan yıllar geçtikten sonra tekrar aşık olduğuna şahit oluyorduk aslında. Kendisi henüz farkında değildi belli ki. Söylesek “bence çok komik ondan anlatıyorum, ne alakası var” derdi, ve o şakaların hiçbiri de aman aman komik değillerdi. Korkmuştuk.

Günden güne güzelleşiyordu Ezgi, cildi parlıyor, kahkahası daha yüksek çıkıyordu. Sesimizi çıkaramadan, ne yapacağımızı bilemeden izledik bir süre.

Sonra bir akşam, rutinimizin dışında bir yemek teklifi ile çaldı telefonlarımız. Yeni mühendis çocuk, Ezgi’ye aşık olduğunu söylemiş, ama her ikisi de evli olduğundan bunu yaparken aşırıya kaçmamıştı. Ezgi şaşkındı, “galiba ben de ona aşığım kızlar, çok garip değil mi ” demişti.

“Garip, normal, geçer gibi kısa cümlelerle geçiştirmiştik. Üzerinde uzun uzun konuşmak olayı meşrulaştırmak olacaktı ve sabahlara kadar birbirimize bahsettiğimiz lise aşklarımız artık geride kalmıştı. Gül gibi kocan var sevdiğin, saçmalama ekseninde döndürdük mevzuyu. Ayrılırken de ekledik:

–  Tolga’ya da çok selamlar, ay bu yemekleri arada eşli de yapalım…Hadi öptük, bye

Ezgi zamanında çok sevmişti okuldan birini. Ailesi istemedi, o da ayak diremedi. Sonra Tolga’yla evlendi işte. Önce ailesi sevmişti Tolga’yı , kendi de sevdi, neden sevmesindi ? Düzgün adamdı Tolga, “işinde gücünde, ailesine bakar, iyi de baba olur, yüzüne de bakılır, Ezgi’yi de seviyor, e daha ne” klasmanındaki erkeklerdendi. Aşkın hızlı ve yakıcı olduğu savunan Ezgi’ye Tolga’nın yavaş ve acıtmayan halleri iyi gelmişti.

Kocasını anlatırken ışıl ışıl olmadı yüzü ama hep sevgiyle bahsetti ondan. Salondaki büyük sessizlik canına geçene kadarmış demek ki. O yeni mühendis işe başlayana kadarmış. Ezgi’yi güldürdükçe, mesaiye kalınan akşamlarda uzun uzun sohbet ettikçe; aslında kocasının sessizliği ve yavaşlığının Ezgi’ye huzur değil; can sıkıntısı ve yalnızlık verdiğini gösterene kadarmış.

Bir süre kendi kendine yaşadı aşkını. Tolga belli ki sezmişti birşeyleri ama belki Ezgi’yi kaybetmekten korktuğundan belki gerçekten sessiz olduğundan açmadı hiç ağzını.

Ezgi de baktı ki olacak gibi değil, kapıldı gidiyor, 6 yaşındaki çocuğuna, kendisine aşk veremese de iyi davranan kocasına ihanet etmemek adına vazgeçti aşkından. Konuştu bizim yeni mühendisle, işinden memnun olduğu halde başka bir şirkete geçti. Kocasının yurt dışı seyahatine denk getirerek oğlunu anneanne ile dedenin yanına yazlığa bıraktı ; depresyon hırkasını, dizleri çıkmış gri eşofmanını kapıp bana geldi.

Şimdi birkaç gün içinde acısını hızla tüketmeye çalışıyor, çünkü kendi evine döndüğünde ağlayabilecek bir yeri yok.

Şişedeki ölü balık

fish

Süreci hızlandırmak adına, dolapta onun için stokladığım şarap şişelerinden birini almış, içine girip hayatını o şişede ölü bir balık gibi geçirmek ister gibi dikiyor kafasına. Aç karnına içip iyice kendini kaybedeceğinden korkup konuşmaya çalışıyorum.

– Sen doğru olanı yaptın kızım, geçecek birgün. Neler neler geçmedi ki

Bana dönen yüzündeki acı gülümseme ile hatırlıyorum; acı çeken insana bilmiş bilmiş konuşulmaması gerektiğini.

 

– Seninki geçti mi sanki, diyor alaylı bir şekilde

Şişedeki ölü balık, birden vantuza dönüşüp etime yapışıyor. Anlamamazlığa gelmek o an için iyi bir fikirmiş gibi geliyor nedense.

-Neden bahsediyorsun kızım sen. Ali’yi diyorsan çoktan bitti o iş. Hem evlendi o, şimdi çok mutlu. Ben de çok mutluyum.

Hı hı der gibi sallıyor kafasını. Tam karşı duvarı başıyla işaret ederek konuşmaya devam ediyor.

-Konuşuyor mu bari ?

Delirdi herhalde diye bakıyorum suratına. Duvarda asılı doktora diplomamı gösterdiğini anlamadan az önce. Dur şu dolaptan bir şarap şişesi de ben alayım, sonra vericem cevabımı diye düşünüyorum.

Yerime geldiğimde, gözleri hala duvarda, devam ediyor:

-Ayrı dillerden konuşuyoruz diye bıraktın ya Ali’yi. Sonra doktoraya verdin kendini. Şimdi böyle duvardan seninle aynı dili konuşabiliyor mu bu diploma? Güzel bir filmin sonunda “ güzel filmdi be” diyebiliyor musun ona dönüp?

Çok ağır küfür etmek istiyorum, ama önce buzdolabına gidip daha sert bir içecek alayım, sonra diye düşünüyorum. Az öncekine benzer bir önceliklendirme hatası daha.

Döndüğümde hüngür hüngür ağlarken buluyorum onu. Küfürü kendime saklıyor ve hıçkırıkları arasında, ağzından çıkan kelimeleri deşifre etmeye çalışıyorum.

-Senin elinin tersiyle ittiğin şeylerin yarısını bile yaşamak için nelerden vazgeçmeye hazır hale geldim ben, görüyor musun? Kocamdan, çocuğumun huzurlu yuvasından vazgeçecektim neredeyse. Neden biliyor musun? Aşk beni ele geçirsin diye…Şimdiyse beni ele geçiren şey “al işte bu” diyor, yarısı bitmiş şişeyi yukarıya kaldırarak.

Ben de elimdeki şişeyi ona doğru kaldırıyorum. Gerisi yok.

Rüyamda, bir elimde boş içki şişesi, bir elimde rulo yapılmış diplomam kürsüye doğru ilerliyorum. Üzerimde siyah, yeşil cüppem var. Kürsüye çıkıp Ali’yi ne kadar sevdiğimi anlatıyorum. En önde annem, babam olmak üzere tüm salon, arkamdaki siyah yeşil cüppe giymiş herkes çılgınca alkışlıyor beni.

Sonra bi tekme ile uyanıyorum. Koltukta sızmışım, Ezgi de koltuğun öbür tarafında sızmış. Uykusu sırasında bana attığı tekme ile o da uyanmış. Koltuğun iki ucunda oturup birbirimize bakıyoruz kısa bir an için.

-Kızım sana o kadar yatak yaptım, oda verdim, gidip yatsana yerine be manyak, diye bağırıyorum

Gülmeye başlıyor.

-Sen önce suratını temizle be deli, diye karşılık veriyor bana

Uzanıyor, yanağımdaki kraker parçalarını alıyor işaret parmağı ve baş parmağının ucuyla.

Koltuğa bırakıyorum kendimi. Göz ucuyla duvardaki çerçeveye bakıp; “çok başım ağrıyor benim” diyorum sessizce. Ezgi duymuyor. Ali duymuyor. Diplomam cevap veriyor sanki, ya da bana öyle geliyor

-Olsun diyor, sen zaten bunları yazmak için yaşadın.

Ona da bir küfür edicem ama önce biraz daha uyumalıyım.

Paylaş

26 Comments

  1. ne güzel anlatmışsın, sonuna kadar okudum. bazen harcayan bazen harcanan oluyoruz. hep akıl duygulara galip geliyor. doğru olan bumu bilmiyoruz galiba hiçte bilemeyeceğiz.

    • Çok teşekkür ederim, sonuna kadar okumanıza da çok sevindim:) Bence de hiç bilemeyeceğiz, deneye yanıla yaşayacağız; napalım…Tekrar teşekkürler, sevgiler

  2. En çok öykü okumayı severim. Kurgulanmış hayatların bir kesitini sahicilik ve saimmiyet ekseninde “kısaca” anlatarak gerisinin okuyucuya bırakılması hiç kolay değildir bilirim. O yüzden de sohbeti gerçeği yansıtmayan, olması gereken gibi davranan karakterlerin olduğu, okuyucu düşünülürek yazılan öyküleri okuyamam. Bu hiç de öyle değildi. Yaş aldıkça yapılan muhasebeler, elden kaçanlar, kıymeti bilinemeyenler ne kadar çok hayatımızda. Öylece insana dair işte. Yine güzel,yine bir solukta okunan cinstendi.Biraz özenle zenginleşince bir kitapta rahatlıkla yerini bulacak bir hikaye.Belki öykü belki roman bile olur. Yazarsanız okurum ben zevkle 🙂

    • Çok teşekkür ederim:) Ne güzel itifatlar. Her insanın bir hikayesi var bence, yeter ki iyi anlatılsın. Biraz becerebildiysem ne mutlu bana. Teşekkürler, sevgiler

  3. Ask kisisel gelisimin bir parcasi.
    Birak, dedi ona en yakin arkadasi. Birak kendini, ne olacaksa olsun! Bir kez olsun -meli, -malilari birak, gör bakalim neler oluyormus.
    Ve birakti Ezgi.
    Birakti.
    Tutamiyordu ki zaten. Hicbir seyi… her sey elinden kaciyordu sanki.
    En yakin arkadasini dinlemeye karar verdigi gün tüm Evren kapilarini acti. Tolga da kendini kandirmamaya karar vermisti. O da baskasina asikti bir süredir. Gözü görüyordu Ezgi’nin gözündeki yeni isigi, gece uykusuzlugunu, yanindayken baska yerde olusunu. Garip bir duyguydu onun icin de. Her ne kadar benzerini bir baskasina hissetse de icine islemis sahip olma duygusuyla basa cikmaya calisiyordu. Evden ilk cikan Tolga oldu.
    Ezgi tereddüt etmedi. Kavustu. Güldü, eglendi, dokundu, kendini yeniden kesfetti.
    Kesfetti hala kadin oldugunu, mutlu oldugu adamla hayatin bambaska göründügünü.
    Kesfetti cesaretteki kerameti.
    Kesfetti aslinda bir duygu bittigi icin yenisinin baslayabildigini.
    Kesfetti yeniden baska korkularin da her aska dahil oldugunu.
    Kesfetti askin aslinda tek kisilik oldugunu.
    Yavrusuna sigindi.
    Vicdani rahatti. Tüm olana bitene en genis cerceveden bakmayi ögrendi. Cok bencil düsünüyordu baslarda. Gidip geliyordu düsünceleri dogruyla egri arasinda. Sonra tüm olanlarin kendisi ve yavrusu icin nasil kapilar actigini görünce daha saglam basmaya basladi adimlarini.
    Ögrenmisti akintiya direnmemeyi. Artik yasamin sürprizlerini merakla bekler oldu.
    Bir nebze daha büyüdü.
    Yavrusu da büyüdü. Hem de sabit ve yavrusu icin kendini yok etmis annelerin yavrularina göre cok daha farkli büyüdü. Kendisinden daha önce olgunlasti yavrusu. Öyle ki kendisi basinda olmasa bile duygulariyla basa cikabilecegini, onun da hayatin akisina ayak uydurabilecegini biliyor ve gönül rahatligi ile günü geldiginde bayragi teslim edebilecegini biliyordu.

    Ask, ne kadar gelismeye acik oldugumuzla ilgili… 😉

    Karsimizdakinin de bir kalp oldugunu unutmadigimiz sürece cesaret etmeli…

    Hikayenin böyle sonuclandigina da sahit olmus biri olarak biraz rahatlatmak istedim. Amacim rol calmak degil. Samimiyetimi anlamissinizdir. Soluksuz okudugum yazilarinizdandi yine!

    Askla kalin 😉

    • Hiç rol çalmak olur mu, aşkolsun:) Ben yazmak kadar okumayı da çok seviyorum, sizler yazdıkça mutlu oluyorum. Bunu sağlayanlardan biri olduğunuz için de çok teşekkür ediyorum size. O Tolga’da başkasına gidecek cesaret yok aslında ama bilmem ki, olur mu ki? Neden olmasın? Yavrusu için kendisini yok etmiş annelerse ayrı bir hikaye konusu aslında. Benim annem de onlardan biri, ben yazsam da o okusa üzülür mü ki:( Düşünceden düşünceye savruldum sayenizde, eksik olmayın siz hiç olur mu:) teşekkürlerimle…

      • Annen farkindaysa vazgectiklerinden pismanlik duyabilir ama yine anneligine ve yavrularina siginacaktir. Avrupalilarin nesine hayranlik duyuyorum biliyor musun? Hayallerinden vazgecmeyislerine dolayisiyla sectikleri gibi bir hayatin doygunlgunu yasarken yaslanmalarina. Aldiklari yaslar onlara hicbir konuda engel degil. Daha dün gece 92 yasinda, savasta savas pilotlugu yapmis bir beyefendi ile tanistim. Ilk esini kanserden kaybetmis, son on yildir da yeni hayat arkadasiyla yas aliyor. Cok insanla tanistim 70’inde 80’inde hala kendine kiz ya da erkek arkadas ariyor. Buluyorlar da! Birlikte seyahatlere, yemeklere, danslara gidiyorlar. Bizim kültürümüz kadin emegini sömürücü ve hem erkek hem kadini yasamaktan alikoyuyor: Kirkindan sonra azani tenesir paklar diye bir atasözümüz var! Baska söze gerek yok. Demem o ki annen pismanlik duysa bile ne senin ne de kendisi icin yasama yeniden baslamak, ögrenmek, eglenmek icin gec degil. ‘Zararin neresinden dönsen kardir’ da bizim atasözümüz 😉 Sakin ola yazmak istedigin fakat baskalarinin duygulari incinir korkusuyla vazgectigin yazilarini bizden esirgeme. Iyilesme, önce fark etmek sonra dillendirmek son olarak da paylasarak gerceklesir. Iyilestir bizi Özge 🙂

        Sevgiyle…

        • Çok teşekkür ediyorum güzel yorumlarınız için. Özellikle orta yaş üstü sosyalleşme olanaklarının kısıtlı olması konusundaki tespitlerinize tamamen katılıyorum. Sanırım bu nedenle,o eleştirdiğimiz evlilik programları bu nedenle çok revaçta. İyileştirmek benim iddiamı aşıyor aslında ama tekrar çok teşekkür ediyor, sevgilerimi yolluyorum size

  4. Hic filmlerdeki gibi bitmiyor degil mi bu hikayeler?

    Sonlari genelde benziyor;

    Kahramanimiz odadan yavas adimlarla cikarken montunu isteksizce giyer ve arkasini doner. Der ki;
    “Fazla akbilin var mi?”

    Bir miktar Nuri Bilge Ceylan’vari uzun bakismalar,sessizlik ve son sarilmalar… Sonra kapanan kapinin sesi!

    Sonra da gule gule gec buldugun ve erken kaybetmek zorunda kaldigin ask, merhaba “Bir sonraki istasyon; Mecidiyekoy” anonsunun huzuru(!)

    Buralarda bir yerlerde bir sarabim olacakti… Sistik kardesim.

    • 🙂 bayılıyorum böyle edebi yorumlara, sağolun…Mecidiyeköy’ün huzuru mu diye irkildiğim o noktada, sanki bunu duymuş gibi parantez içine bir ünlem koyuşunuz, Nuri Bilge Ceylan’ı yad edişiniz…Ne iyi ettiniz, iyi ki varsınız. Fazla şarap var mı? Çok teşekkürler

  5. Guvensizparktan binilen bir minibüsün içinde okudum burdan da bir kisi uzatır mısınız

    • Uzatmaz olur muyum hiç, yolculuk nereye peki? Güvenlikli yerlere olsun inşallah, güneşli günlere…hep ve hep beraber…Teşekkürler

  6. Annem gibi oldum sanirim, hikayedeki “Gözleri yine cam gibi, ağladı ağlayacak”, simdi isyerinde bunu okurken beni anlatiyor. Ha gozlerimi de kollarima sildim simdi tam oldu…. Aci boyle mi guzel anlatilir, hani tam icinde hissedersinya karsindakinin istirabini aynen ondan, keske gelsem de soyle iki gun yaninda kalsam hirkamla esofmanimla nasil iyi gelirsin bana…

    • Gel canım, gözlerini de ben silerim senin. Hırkanı al ama yanına, unutma:) Sevgiler

    • Yaa ağlamak yok ama..ne güzel anlatmış şiirde, tam gidemez kimse diye. Birşeyler hep kalıyor değil mi sahiden de ? Çok teşekkür ederim, hem şiir için hem de yorumunuz için…

  7. İlk aşkımdı benim…fenomen bir aşktı bizimkisi.. Daha 20 li yaşlarda. Ben erken büyüyüp, sahilde içtiği biralara kızmaya başlayınca kendi yoluma gitmeye karar verdim. O benimle aynı anda büyümedi diye..

    Ayrılık sonrası bir kez o Rvlenmeden önce konustuk, ondan ayrıldığım için çok kızgındı bana; “mektupların duruyor” dediğimde “çeyizine koy”dedi bana.

    Bir daha hiç konuşmadık, ama duydum benim gibi akrep bir kızı olmuş 5 sene önce…

    Babamı kaybettiğim 2015 Kasım ayı içinde,tam 22 yıl sonra çıktı karşıma. 22 yıl yok saydığımız ne çok şey varmış oysa ki…konuşmadan sarıldığımızda çıktı yıllardır gömdüğümüz herşey bir anda..

    Boşanmasına 15 gün kala, hayat büyük bir süpriz yaptıı bizr..Ödül mu ceza mı diye düşündüm; ödül olmalı..ikimiz de hak ediyoruz mutluluğu çünkü.

    Şimdi tüm kariyerimi bırakıp, şehir değiştirip yanına gitmeyi düşünürken ben; bu yazı çok dokundu bana..

    Bu sefer sadece kendim için; daha sonra pişman olmamak için; aşk için yürüyeceğim…

    Eline sağlık Özge.. Sakın bırakma..

    • Çok teşekkür ederim. Çok efsane bir aşkmış sizinkisi, öykü roman kesmez filmlik dedirten. Çok duygulandım okuyunca, inşallah çok mutlu olursunuz ikiniz de, bence fazlasıyla hak etmişsiniz…Ara ara haberdar edin beni durumdan olur mu? Sevgiler

      • Sevgili Özge,

        Bu yazının üstünden sadece aylar geçti..birleşemeden yeniden kaybettik birbirimizi.. Aşkı hissettiğim bir kaç ay cebimde, hayattan büyük bir ders aldım yine.. Yeni yazılarını bekliyorum, sevgiler

        • Çok üzüldüm:( üzülmeli mi üzülmemeli mi hayat gösteriyor aslında, bize kalan bazen sadece ” hayırlısı” demek oluyor sanırım. sevgiler

  8. Okuyunca çok ağır küfür edesim geldi..
    Şarap içmem, rakı da ağır gelirdi mezesiz, sohbetsiz..
    Ağladım ben de..
    Gönlüne sağlık!
    Net, temiz, derdini anlatan bir öykü olmuş..

    • Allah dedim yedim küfürü; neyse ki sonuna kadar okudum:)) Cok tesekkur ederim, ama aglamayin yine de; bira secenegini de degerlendirebiliriz belki?

  9. Bir de su “issiz adamlara” bir yazi yazip duygularimiza tercuman olsan. Filminin neden cok sevildigini ben gec anladim: filmi sevmemistim anlamadim bile derken daha yeni basladigim bir ilsikinin cok mutlu oldugum bir sabahi kalkip filmi izledim, nedenini 3 yil sonra biliyorum; daha yeni tanimaya baslamis olsam da onun issiz adam oldugunu hissetmistim ve gene de kaldim… Simdi zamani geri goturmek icin neler vermezdim, neyseki gelecek elimizde.

    • Soru zor yerden geldi:) Tamam, sizin için deneyeceğim söz. Dediğiniz gibi gelecek elimizde ve hayatımızda karşımıza çıkan her insan bize birşey öğretmek için çıkıyor, ben buna çok inanıyorum. Umarım bundan sonrası ıssız değil, eşsiz olsun herşey…Teşekkürler, sevgiler

  10. Of of, kendimi anlatmakta bu kadar zorluk çekeceğimi hiç düşünmezdim zira kalemim (sizinki kadar olmasa da) güçlüdür diye bilirdim ama bu hikayeniz suratıma tokat gibi çarptı, irkilerek okudum. Zira Ezgi’nin geçtiğine benzer süreçlerden geçmekteyim yaklaşık bir yıldır. Başa saralım. Hiç kimse ve hiçbir şeyi gözüm görmeyerek evlendim. Ilk defa aşık olmuştum ve aşkıma karşılık görüyordum. Kimse tutmasındı beni. Ailemi karşıma almak pahasına (pamuklara Sarılı olarak yetiş(tiril)miş, gözünün içine bakılan, bir evin bir kızıyım ve babam yaklaşık altı ay boyunca konuşmadı benimle) duygularıma hiç ket vurmadan yaşamak, sonuna kadar gitmek istedim. Aramızdaki yaş/Kuşak/Tecrübe farkından dolayı etrafımdaki çoğu insan bana zarar gelir korkusuyla ilkin karşı çıktı birlikteliğimize, sonra bizdeki kararlılığı görünce karşımızda olmak yerine yanımızda olmayı tercih etti. Evliliğimizin sekizinci senesinin içindeyiz. Bu süreçte eşim de ben çok fedakârlıklarda bulunduk ve çeşitli zorluklardan geçtik. Bu zorlukların en yenisi ve belki de en önemlisi geçen sene girdiğim işte akranlarımla dolu çalışma ortamının bana hayattan kaçırdıklarımı/yaşımı/kendimi hatırlatması/sorgulatması ve mesai arkadaşlarımdan biriyle yakınlaşmam oldu (hikayenin bu kısmı tanıdık öyle değil mi?) Birden eşimin bugüne kadar başkalarına karşı savunduğum vasıfları (başından bir evlilik geçmesi ve bu evlilikten yaşıtım çocukları olması – ki bunlar onu yetiştirdi/değiştirdi/benim aşık olduğum adam olmasında rol oynadı diyordum önceden hep) gözüme batar oldu. Halbuki eşim hala aynı eş. Tolga örneğinde olduğu gibi aynı güvenilir liman, değişen/gözü açılan/sorgulamaya başlayan ve gönlü kayan da benim. Üstelik genç mühendisin aksine benim çalışma arkadaşımdan bana atılmış somut bir adım, bir ilan-ı aşk da yok. Kafam karışık, hiç keşkesiz bir yaşam hayali kuruyorum. Eşimle kalırsam hayatımda aslında gerçekleşmesini istediğimi farkettiğim bazı şeylerin hiç gerçekleşmeyeceğini ve buna mukabil keşke deme katsayımın üssel olarak artacağını biliyorum. Öte yandan, Asi Anne rumuzlu takipçinizin yazdığı gibi karşımdakinin de bir kalp hem de çok iyi, asil ruhlu, temiz bir kalp olduğunu unutmamak ve vicdanlı hareket etmek istiyorum. Zira bunlar da keşke dememeye dahil. Pire için yorgan yakmak istemesem de herkesi karşıma almak pahasına evlendiğim adama karşı aşkım kuruyor, içimde zincirlerimi kırıp yeni limanlara demir almak isteği dinmiyor. Kusura bakmayın, çok yerinizi aldım ve fazlasıyla bunalım bir yazı oldu. Sizden ricam hikayeyi tamamlamanız, Ezgi’nin maceralarını sonraki tefrikalar olarak paylaşmanız, ama umut ama ders olur kim bilebilir? Ama keskin tespitlerle dolu, sade bir dille Yazılmış ve işte bütün bu öğelerden ötürü okuması güzel, damardan, çarpıcı bir başka yazı olacağı kesin… sevgiyle

    • Öncelikle mesajınızı bu kadar geç yanıtlayabildiğim için kusura bakmayın lütfen:( Yorumunuz için, hikayenizi paylaştığınız için de çok teşekkür ederim. Tefrika halinde yazı yazmayı hiç düşünmemiştim açıkcası ama bakalım bir şeyler çıkarabilecek miyim sizin için:) Bu arada keşkesiz bir yaşam için kendinizi üzmeyin,çünkü öyle bir şey yok derim naçizane. Aslında bu güzel bir yazı konusu olabilir diye ilham geldi hatta şu an. Tekrar teşekkürler, neyi seçerseniz seçin umarım çoook mutlu olursunuz, sevgiler

Leave a Reply

Your email address will not be published. Required fields are marked *