8

Yaralı Kuş

Okumaya üşenenler için özet:  Zordur yaralı bir kuşu sevmek. Sen yarasını sarayım diye avucunda tutmaya çalışırken onu, o korkar çırpınır; hem kendini daha çok kanatır hem senin acını acıtır.

Yaşıyor olmamızın ispatı niyetine; kuş gibi hafif geldiğimiz bu dünyada istisnasız hepimiz yara alırız.

Bazılarımızın yarası eklem yerindedir, her daim sızlar; bazılarımızınkisi unutulan bir yerdedir, sadece ara ara yoklar. Bazı yaralar öpünce geçer. Bazıları geçmez. Bazılarının daha çok öpeni vardır, yaraları pek gözükmez. Bazılarını öpen bulunmaz.

Nasıl ki dünyanın en pahalı kremini de sürsen topuklarına, bir bebeğinki gibi yepyeni, yumuşacık ve öpülesi olmazsa, zihin de yürek de tabula rasa misali bomboş bir levha gibi kalamaz doğası gereği.

Kalp kırılır, ruh yıpranır, para zor kazanılır, arkalar hep sağlama alınır, kağıt kesiği gibi acır durur da bazı yerler, dışarıdan bakana kendini kolay kolay göstermez.

Yetişkinlik dediğimiz şey başımıza musallat olduğunda hiç düşmeyecek gibi koşmaktan vazgeçeriz, hiç kirlenmemiş gibi pırıl pırıl, meraklı meraklı bakmaz gözlerimiz. Ölesiye neşelenmez, kolay kolay heyecanlanmayız artık.

Hiç kırılmamış bir kalple sevmek , hiç bulanmamış bir zihinle düşünmek , ihtimaller dahilinden çıkar.

Nostalji olur.

Hepimiz yükümüzle yaşarız bu dünyada. Misal, aldatılma nedeni ile ilişkisi biten bir kadın, sonraki ilişkilerinde dürüstlüğü arar en önce. Kıskançlıktan bunalan bir adam, ona hesap sormayacak bir kadına koşabilir.

Sırf kendi yüklerimiz olsa iyi. Anamızın, babamızın, komşumuzun, 3.sayfa haberlerinin, magazin eklerindekilerin yükleri de biner sırtımıza. Sırf sen üzülme diye emanet edilmiş iyi niyetli yükler de vardır, adına tecrübe derler. Falanca da öyle yapmıştı, şimdi mutsuz bak. Benim yaptığım hataları sen yapma e mi. Yok o yoldan gitme. Zararsız gibi gözüken iyi niyetlerin sonunda bile yaşamaktan, uçmaktan korkan bir kuş yaratılır elbirliği ile.

muhabbet_kuslariİşte o yükleri, yaraları gören, sarıveren, sabır gösteren insanlar kalmaya devam eder hayatlarımızda. Sen demesen de bilir çünkü; belki de bu zamana kadar susmuş susmuş ve artık susmamaya karar vermişsindir. Bu yüzden de karşındaki insancağıza motorlu tüfek gibi konuşmussundur. Belki evlilikten ağzın yanmış, karşına yeni kim çıkarsa üflemeye çalışmışsındır. Elinde değildir belki de. Geçmiş hesapları yenisine kitleyen biri olup çıkmışsındır. Zorlaşır seni sevmek. Başarabilenler çıkarsa da kaçırmamak lazım gelir. Hesapları kapatmak lazım gelir ondan sonra, yeni adisyon istemek garsondan.

Sevmeyi, güvenmeyi yeniden öğrenmek…Nasıl ki çocuklar kendilerini hiç bir neden olmaksızın sevebiliyorsa, kendimizi öyle sevmek lazım gelir.

Sonra başkasını da sevebiliriz zaten.

Sanki hiç kırılmamış gibi yeniden sevebilirsek bir gün, kendinden bile vazgeçmiş gibi, yarını hiç umursamazmış gibi, sadece sevmenin tadını çıkarır gibi bir cümle de kurabiliriz belki sevdiceğimize:

“Gözünden düşmeye de varım, yeter ki kirpiğinin gölgesinde soluklanayım az biraz, olmaz mı?”

 

 

 

Paylaş

8 Comments

    • Ben de her daim oldurabildigimden yazmiyorum zaten:) ama bence senin gibi dusunen birini bulursan oldu da bitti masallah deriz belki? Tesekkurler, sevgiler

  1. ”Zararsız gibi gözüken iyi niyetlerin sonunda bile yaşamaktan, uçmaktan korkan bir kuş yaratılır elbirliği ile.”Daha ne diyeyim ki bu sözün üzerine hidrolik enerjiye dönüştü kirpiğimin üzerinde.

    • Teşekkür edip bir şarkı göndereyim o zaman burdan: Ajda’dan “gözlerin dolmasın sakın, yanılıp da ağlama. aylar yıllar asırlar var daha…ah ne günler, günler daha , yaşanacak hem de doya doya…” Umarım dilinize dolanmıştır şimdiden. Teşekkürler, sevgiler

  2. Merhaba, sıkı bir takipçiniz oldum, biliyor musunuz? Seviyorum yazılarınızı. Yıllar önce -sizin yazdıklarınız kadar iyi olmasa da- ben de yazıyordum böyle yazılar… “NS” diye bir kapalı grup dergi çıkarıyorduk işyerinde. Bir tanesini paylaşmak istedim…15 yıl öncesinden. Saygılarımla.

    “Farkına Varmadan Delirmenin Dayanılmaz Cazibesi”

    Yaklaşık bir yıldır kiracısı olduğum büyük bir evim var… Tek başıma yaşadığım için çok fazla eşya almadım… Gereksiz fazlalıklar oluyor çünkü sonra o gereksiz eşyalar… Mesela duvarlara pahalı tablolar, köşelere şık lambalar, pencereler için gösterişli perdeler… Sadece yatmak için kullanacağınız bir mekana hiç bakmayacağınız, dokunmayacağınız, tozunu bile almayacağınız bir sürü eşya dolduruyorsunuz… Evet siz dolduruyorsunuz… Ben doldurmuyorum… (bakınız; dövüş klübü filmi etkileri madde 4: eşya nedir ki…) onların yerine çiçek dikmeyi istiyorum kaç zamandır… Yerlerine derken onların duracakları yere kamyonla toprak getirtip bahçe haline getirmeyi kastetmiyorum… (bu açıklamayı niye yaptım ki! kim böylesine yanlış anlayabilir…) İstiyorum ama çiçek dikmek kolay da, o çiçekler, o eşyalardan daha çok zaman ve ilgi istiyor. İstiyormuş desem daha doğru çünkü ilk denemelerim fiyasko… Beni sevmiyor çiçekler… Aslında çiçekler benim evimi sevmiyorlar… Çok havasızmış… Çok kuruymuş… Az nemliymiş… Güneş görmüyormuş… Oysa güneş görüyor… Günde en az 30 dakika arka odaya güneş düşüyor… Ben bir kere şahit oldum… (Bir kere de nikah şahidi oldum… İlginç bir tecrübeydi…)

    Ben aslında çok düzenliydim… Eşyalarıma çok temiz bakardım… Balkonumu her zaman yıkardım… Artık yıkamıyorum… Artık şehrin pisliğini üzerimden atamıyorum… Petrole bulanmış deniz kuşları gibiyim… Benim balkonu yıkamamla balkonun toz içinde kalması arası on dakika… On dakika sonra eskisi gibi oluyor… İşin en kötü yanı bunun insanın ruh hali üzerindeki etkisi… Deliriyorsunuz farkında olmadan… Değersizleşiyor herşey… Hayat on dakika gibi geliyor birden… On kısa dakika… Sanki şehrin üzerinde, hayır üzerinde değil heryerinde, en küçük hücrelerine bile bulaşmış, ağır, ağdalı, yapışkan bir pislik var… Toz, karbonmonoksit, dioksit, üç oksit, beş oksit vs.den oluşan… Yapışıyor…Yıkıyorsunuz, gidiyor… Ama hemen tekrar pisletiyor herşeyi… On dakikada…

    Şehirleri kim seviyor ki… Seviyorum diyenlere bir sorun… İyi yanlarını anlatsınlar… Sonra da siz onlara kötü yanlarını anlatın… Hemen “tamam ama buradaki imkanlarla hiçbirşeyi değişmem” diyeceklerdir… İmkanlar dedikleri de büyük ve kocaman hastaneler, güzel ve temiz yollar, sıkışmayan bir trafik, çocukları için eğitim imkanı, uzay yolculukları için füze rampaları falan değil… İmkan dedikleri büyük, çok büyük, kocaman alışveriş merkezleri, eve telefonla yemek getirtebilme, barlar, diskolar, bowling, squash, golf (volkswagen), korna sesleri, eksoz dumanları, baş ağrıları ve yağlı güreş… (yağlı güreş mi?)

    Örneğin bayanlara herkesin içinde bağıran minibüs şoförleri var şehirlerde… Kasabalarda olmaz onlardan… Kasabadakiler tanır birbirini… Kabalık etmez… Utanır… En azından kabalık ederse ağzının burnunun akşama kalmadan kırılacağını bilir… Yani kasabada yok mudur kaba insanlar… Vardır… Ama kendilerine, en fazla ailelerine kabadırlar… Kimseyi rahatsız etmezler…

    Ama şehirlerde kimse kimseyi tanımıyor… Kimse kimseyi takmıyor… Herkes birbirine hiçkimse… En başta kendinize hiçkimseleşiyorsunuz… İnsanın aynaya bakmaya vakti mi oluyor… Ya da şöyle oturup hayatınızın muhasebesini yapmaya… Karşı dairede oturan kim?… Bilmiyorsunuz… Bir fincan kahvenin hatırını bankaya koysanız yüzde kaç getirir diye düşünüyorsunuz… Ne getirir? Senede en fazla bir fincan getirir… Kırk sene bekleyin, elinize sadece fazladan bir kilo kahve geçsin… Olur mu? Komisyonu da düşerseniz… Offf… İşte şehir adamı böyle yapıyor… Herşey para… Herşey menfaat… Rantabıl mı? Değil mi? Soru bu… Sorun da bu… Herşey herşeye hiçbirşey aslında…

    Bir de sonradan akılları başlarına gelenler var… Ben Amerikan filmlerinde gördüğüm gökdelenler arası yeşilliklere çok gülüyorum… Öyle yapay geliyor ki bana o yeşillikler… Bir yanda tonlarca çelik… Ayıp olmasın diye yanıbaşına bir dönüm yeşillik… Her köşebaşında çocuk parkları ve oynarken, koşarken şehrin bütün pisliğini ciğerlerine çeken çocuklar… Peki neden insanlar şehirlere göç ediyor… İşte yüzyılın sorusu… Şehirdekiler deli gibi doğayı, sessizliği özlerken, köydekiler de deli gibi şehri, gürültüyü, pisliği mi özlüyor… Hayır… Köyde iş yok diye geliyorlarmış… Yol yok diye… Doktor yok diye… Gelsinler… Şehirlerde iş var… Yol da var… Doktor da var… Hem de çok var… Köyde kazandıklarının 10 katını kazanırlar. Ama gözden kaçırdıkları şu; köyde kazandıklarının 11 katını harcamak zorundalar… Yol için… Doktor için… Yoksa ne mi oluyor… Köyü kente getiriyorlar… Gecekondu mahalleleri oluyorlar… Bizim almancılar gibi… Almanya sokaklarında çemişgezek türküleri söylüyorlar… Apartmanda inek beslemeye falan kalkıyorlar… Böyle trajikomik gurbetçi hikayeleri var… (Almanya üniversitelerinde okuyan kaç gurbetçi Türk var acaba?)… Sadece para kazanmak istiyorlar… Kendilerini asla şehre ait hissetmiyorlar. Şehrin kültürüne şu kadarcık katkıları olmuyor… ve çok kazanıyorlar (köydekinden çok)… Bir şehirli gibi kazanıyorlar… Ama bir köylü gibi harcamaya çalışıyorlar… Şehirde yaşıyorlar ama şehirli gibi giyinmiyorlar… (şehirli gibi giyinmek pahalı)… Şehirde yaşıyorlar ama boş vakitlerinde şehrin sunduğu sosyal hayatı değil köylerindeki gibi kahvehaneyi tercih ediyorlar… (şehrin sosyal hayatı pahalı)… Yaşadıkları yer şehrin sınırları içinde bile değil çoğu zaman… Kıyılarda… Hatta sınırın tam üstünde…Şehirde yaşadıkları ancak posta adreslerinden anlaşılıyor… Dere yataklarına ev yapıyorlar, yağmur çok yağıyor, evleri yıkılıyor… Otobanda karşıdan karşıya geçerken havada parçalanıyorlar… Çocukları çamur içinde oynadıkları için hastalanıyorlar durmadan… Çocukları yetersiz beslendikleri için bodur ağaçlar kadar büyüyorlar… Çocukları fakirliğin öfkesini büyütüyor içlerinde… Sonra yastık altlarında köy için çok ama şehir için hiçbirşey olmayacak kadar paraları oluyor… Zengin olduklarını sanıyorlar… Biriktirdikleri parayla şehirlinin yeni bir müzik seti bile alamayacağını bilmeden… Ya da bilmezlikten gelerek… Sadece sanıyorlar… Ya da tutunamayıp iyice fakirleşiyorlar… Bin pişman oluyorlar köyü terkettiklerine… Gururlarına yedirip geri de dönemiyorlar… Züğürt Ağa filmi bunu anlatmıyor muydu…

    O zaman da ortaya böyle komik bir tür çıkıyor… Şehrin tam ortasında dolaşan bir sürü traşsız adam… Ne şehirli ne köylü… Şehirliler şehirliliğini kaybediyor… Köylüler köylülüğünü…

    Ben sosyolog değilim… Bunlar gördüğüm… O yüzden öyle büyük laflar edemem… Ama klıavuz istemeyecek kadar ortada bu köy… Şehir güzel bir yer aslında… Köy daha güzel bir yer bana sorarsanız… Ama şehirlilik sonradan olmuyor… Olmuyor işte… Sonradan şehirli olmaya çalışanlar sadece şehre zarar veriyor… Ne kötü ki suçlu onlar değil… Köylerinde adam gibi köylü olabilseler gelmeyecekler… Sorunca öyle diyorlar… Ama siz sorunca bir şey olmuyor… Sorması gerekenler ise sormuyor…

    Hayat böyle gereksiz bir döngü içinde serbest yüzerken, benim evimde çiçekler açmayı bile reddediyor… Çünkü kendilerini benim eve ait hissetmiyorlar… Doğa sonradan olmuyor… Sonradan olduğunu sanmamıza bile izin vermiyor… Hele onu bozmanıza, yok etmenize çok sinirleniyor… Denizi dolduruyorsunuz, sonra bir deprem oluyor, doldurduğunuz yer kadarı tekrar denizle doluyor…

    En üst katta otursam kestirirdim tavanını bir odanın… O odaya da kamyonla toprak koydururdum… İşte derdim çiçeklere; alın size açık hava… Alın size toprak… Artık çiçek açın n’olur… Çiçekleriniz olmadan bu şehir çekilmiyor…

    Akın BAŞAL – Nisan 2001

    • Ne güzel sıkı bir takipçi ile tanışmak, çok teşekkür ederim:) Yazı tarzlarımız, en azından değindiğimiz, atarlandığımız mevzular birbirine çok benziyormuş. Umarım devam ediyorsunuzdur yazmaya bir yerlerde. “Herkes birbirine hiçkimse” ifadesine bayıldım, hatta konuyla ilgili taslak bir yazım bile vardı göçü anlatan ama bu ifadeyi bulamamışım ben:) Tekrar teşekkürler, sevgiler

  3. Yazını tekrar tekrar okudum sevgili yazar..ve sarı saçlı kadın tekrar tekrar terketti beni yaz boyunca, iki üç haftada bir..geçen hafta temelli gitti, bense..ilk terketmesinde gitmiştim belki de..belki o da..birbirimizin içinden Ali ile Nino gibi geçtik ve ömrümüzden koca bir yaz geçti..
    tüm yazıların çok güzel dersem samimiyetsiz olurum ama güzel yazıyorsun, tüm yazılarını okuyorum..lütfen hep yaz..

    • Tesekkur ediyorum; siz devam dedikce bile benim tesekkur niyetine yeni bir cumle,hikaye geliyor aklima.Ali ile Nino’yu okumadim ama hikayesini biliyorum.Oyle icice gececek kadar guzel bir sey yasamak da tesellisi olur mu ayriligin? Inanin su an bilemedim.tekrar tesekkurler, sevgiler

Leave a Reply

Your email address will not be published. Required fields are marked *