9

BİZ O DEV BÖCEĞE DE EYVALLAH DERİZ…

Okumaya üşenenler için anafikir: Plazada çalıştığım dönemlerde yazdığım eski bir yazıdır kendisi. Şimdi okuyunca neden terk-i diyar ettiğimi bir kez daha anladım. Şöyle başlamışım:

Bu sefer kişisel gelişimimi değil kişisel itişimimi yazdım. En başında söylemiştim, ben bir kitap okuyup hayatı değişenlerden değilim. Kimbilir belki de çoğu zaman; her sabah bunaltıcı düşlerden uyandığında, kendini yatağında dev bir böceğe dönüşmüş olarak bulan Gregor Samsa’yımdır (*)…Olamaz mı?

Akşam o bildik kişisel gelişim kitaplarından birini okurken, sabah kalktığımda güne sahip olduklarıma şükrederek başlamak hiç de zor gelmemişti halbuki.

Gel gör ki yine bir sabah kuşağı klasiği olarak; telefonun alarmına “snooze” diye bir opsiyon koymayı akıl eden bir gerizekalı yüzünden; şükür egzersizi yerine işe koşturma egzersizine koyuldum.

Egzersizin iyisi kötüsü olmaz diyerek hızlıca bir duş aldım. Öyle Amerikan filmlerinde olduğu gibi ılık bir duş alıp kendime geleyim, sonra “dur şu portakal suyumu da içeyim” olmadı tabi. Denizden yeni çıkmış Bo Derek misali ıslak saçlarımı savura savura sokağa fırladım. (Bo Derek demişken sadece ıslak saç kısmı tutuyor, hatta sanırım o kısmı da pek tutmuyor ama olsun) Neyse, diyeceğim o ki, şükre vakit kalmadı ama banyoda yüzümü yıkarken “akşam eve gelir gelmez uyuyacağım” diye kendime söz verecek kadar bir yaşam sevinci, gelecek umudu taşıyordum, Allah var…

Günün sonrası da “Bugün geri kalan hayatımın ilk günü ve ben onu yaşamayı seçiyorum” tadında geçmiyor arkadaşlar. Bu zaman diliminde yapılabilecek en doğru seçim hayatının kalan ilk günü falan değil; formda kalma isteğine göre şekillenen ” sabah ne yicez” sorusuna cevap. Tost mu, poğaça mı yoksa yulaf, cornflakes türevleri mi? Bu arada bir beyaz yakalının sabahları ne yediğinden hayata karşı olan tutumunu bile anlayabilirsiniz bence…

Sonrası malum tempo, şansınız ya da aralarda nefes alacak vaktiniz varsa, öğlen nerede kiminle yiyeceğinizi, toplantılarda çay mı kahve mi içebileceğinizi seçebilirsiniz. Öyle “ben yaşamda mutlu olmayı seçiyorummmm” falan anca akşama facebook statusu olur, birbirimizi kandırmayalım.

“Madem açılmayacak ne demeye bu kadar cam yaptın binaya ?” soruları ile sizi yoran plazalarda, yaşamda mutlu olmayı seçme kararınız değildir önemli olan. Toplantılardaki içecek siparişi kararınız sizin kim olduğunuza dair daha gerçek ipuçları verebilir pekala. Misal kalabalık bir toplantıda çaycıya fazla zahmet vermemek, toplantıyı da çok bölmemek adına çoğunluğun siparişine uyacak mısınız yoksa gerçek bir birey olup herkes aslanlar gibi çay söylerken siz ” az şekerli bi türk kahvesiiii lütfeeen” diyebilecek misiniz, korkusuzca?

İşinizi sevebilirsiniz, çalışma ortamınızı, daha da güzeli çalışma arkadaşlarınızı sevebilirsiniz. Evet, içlerinden bu yazıyı okuyanlar çıkacak, onlara ayıp olmasın endişem var şu anda, ama sahiden sevdiğim tarafları da var işin, ortamın, dostlukların…

Yine de bu sevgi ,aslında modern çağımızın da gereği üzere, pek de birşey üretmediğimizin, sanal işlerimizin, elimizle dokunup gözümüzle göremediğimiz işler yapmanın getirdiği hoşnutsuzluğu bütünüyle gidermeye yeterli değil. Paramızı internet üzerinden gördüğümüz, ödemelerimizi maaş yatınca eft yoluyla yaptığımız , harcamalarımızı kredi kartı ile yaptığımız için paramızın da kıymetini bilmiyoruz. Bunu ben söylemiyorum, bilim adamları söylüyor üstelik.

Kolaysa gel sen kişisel kişisel geliş, alla alllaa

Dersin, diyebilirsin. Çünkü bazen sahiden olur öyle.

Akşam yorgun argın eve geldiğinde, o dar zaman diliminde ne yapabileceğine, neyin neresinden tutacağına karar veremediğin zamanlarda iyisi mi hiçbir şey yapmamayı seçip ( evde yemek bekleyen koca, ilgi bekleyen çocuk yoksa tabi; varsa daha fena) tavana bakmayı, TV’ye boş boş bakmayı seçebilirsin. Godot’yu bekler gibi Cuma’ları bekler; hafta içi fotosentez yapıp, hafta sonu brunch’lara verirsin kendini. Ya da benim yaptığım gibi geceleri uykusuz kalıp her sabah şükür etmeye vakit bulamadığın sabahlara uyanabilirsin. Olur öyle, aynı Gregor Samsa misali, dev bir böcek gibi uyanmış hissedebilirsin kendini…

Hem varsın birileri anlamasın, o ucuz uçak biletleri ile gittiğin Avrupa’larda gördüğün park kültürü yüzünden bir parkı delicesine istemek ve savunmakla başladığını her şeyin. Neden koca koca cüsseleri, dolu dolu cepleri ile sisteme başkaldıramayan büyük patronların değil de açılmayan cam pencerelerin ardında, ağaç nedir, nasıl kokar, hava nediri unutturduğunuz beyaz yakalıların direnmeye cesaret ettiğini…Bu gençlik adam olmaz derken, belki yaşadığı kampüsteki bir ağacın altında sevgilisinin elini tutan, memlekette ne bir ağaç ne de bir sevgili bulamasa da bunun hayalini kuran bir öğrencinin neyine güvenip de kafa tuttuğunu…Anlamayabilirler…Olur öyle.

Hem bakmayın, biz aslında ülkem koşullarına göre güzel paralar kazanıyoruz. Tatillere, psikiyatristlere, yaşam koçlarına, bireysel emeklilik planlarına en çok parayı harcayanlar yine biz beyaz yakalılarız. En çok biz kazandığımız için değil, hatırı sayılır kadar çok sayıda olduğumuz, hatırı sayılamayacak kadar az nefes alabildiğimiz için…

Dünyada görülecek o kadar çok yer, konuşulacak o kadar çok insan varken, her sabah aynı giriş kartıyla aynı binaya girip aynı şeyleri aynı yüzlerle aynı seslerle konuşmak, birbirinin fotokopisi gibi duran günleri ardı ardına yaşamak hiç kolay değil….

Her zaman dediğim gibi; kişisel gelişim işte bu ahval ve şeraitler yüzünden asla bir goygoy değil.

Herşey güllük gülistanlıkken dedem de gelişir, sen kolaysa gel bu kişisel itişmelerin içinde geliş…

Yine de biz kurumsallar “challenge”ları severiz, challenge kelimesine henüz Türkçe bir karşılık da bulabilmiş değiliz, ama ellemeyiniz böyle iyiyiz….

Etrafımız bize hizmet eden sektörlerle doluyken sırtımız yere gelmez ayrıca. Bakınız fotoğraf kursları ( finans sektöründe gitmeyeni dövüyorlar ) bakınız gurme şarap tadım kursları ( evde turşu kur desen kurmayız o ayrı) , bakınız kişisel bakımlar (spa’sız nasıl geçmiş bunca yıl), bakınız çikolata yapım kursları (bence tarhana yapsan daha faydalı ama neyse ), bakınız takı tasarımları (neyse ki bunun modası az biraz geçti) , bakınız dans kursları (hani salsa kursuna giden erkekler için, kız bulmak için gidiyo aslında deyip dedikodusunu yaptığımız )

Hepsi hayattan keyifli molalar çalmak için…Hepsi, hayatımızdan çaldığımız, çaldırdığımız anların rövanşını almaya dair bir hamle…

Varsın bazen mod dediğimi;  bir hormonal duruma, yıldızların bir terse dönmesine baksın…

Varsın ömrümüz challenge’ların dibini görsün…

Buna rağmen dönüşebiliyorsak, biz o dev böceğe de eyvallah deriz….

Kamu Spotu: O akıllı bina diye yaptığınız binalarda insanlardan biri hasta olursa, aynı havayı soluyan diğerleri de hasta oluyor beyler…Amerikan ofisleriniz sandığınız kadar akıllı değil, benden söylemesi…

 

(*)Gregor Samsa, Franz Kafka’nın uzun öyküsü Dönüşüm’deki hayali karakterdir..Bu hikâye genel olarak, insanın kendine yabancılaşmasının modern yaşamda geldiği boyutları gösterir

 

Paylaş

9 Comments

  1. Güvenli saydığımız sulardan çıkıp gerçek sulara girmenin dayanılmaz mutluluğunun adı kişisel gelişimdir, çünkü ancak o uyuyanları uyandırır…. yaşasın uyanış☺️

  2. Zevkle yeni yazılarının mailime düşmesini takip ediyor ve aynı duyguları paylaşıyorum!

  3. Özge Hanım Merhaba,
    Yazmış olduklarınızın her bir kelimesine “evet, işte bu” dediğim aklımdakileri, kalbimdekileri aynen karşılıklı konuşmuşcasına yazıya döktüğünüz için kaleminize sağlık demek istiyorum.
    Sözde kurumsal olan hayatımın 10.senesinde her gün daha çok boğulurken kaçış planlarımı daha emin adımlarla yaptığım bir dönemdeyim. Her gün nasıl insanların daha fazla iki yüzlü olduklarını, sadece kendilerini düşünebildiklerine inanamıyorum ve kendimce reddediyorum. Bu reddedişi yapan nadir insanları bulduğumda da peşlerini bırakmak istemiyorum. Belki bir şeyleri değiştirebilecek kadar çok değiliz ama nefes alabildiğimiz fanusta en azından aynı bakış açısındaki kişilerle bir arada olduğunu bilmekte içten içe beni rahatlatıyor.
    Ümit ediyorum sistemin kölesi olmaktan bir gün vazgeçer ve yırtıcı iki yüzlü hırslarımızdan vazgeçeriz. Sadece yaşamak için yaşarız.
    Son olarak sevdiğim sözlerden birini de buraya eklemek isterim.
    “burası dünya yahu burası bu kadar işte”
    Lütfen daha fazla yazın 🙂
    Sevgiler,
    Beyz

    • Merhaba, çok teşekkürler paylaştığınız için. Bana nasıl motivasyon oluyor bilseniz. Gelişmelerden beni haberdar edin mutlaka; yalnız değilsiniz:)

  4. Bazen yatağımı özellikle toplamam sabah akşam eve dönünce uyuyucam diye verdiğim sözü tutmak için, hoş döndüğümde inadına enerjik oluyorum. O zorla yataktan kalkma evresini geçtikten sonra servise yetişmek için koşarken buluyorum kendimi. Sonra serviste zihin yorgunluğumu test edip kitap okuma girişiminde bulunup okuyorum,seviniyorum servisler metrolar olmasa kitaplar bitmeyecek diye, araba ve ehliyet sahibi olma hedefimden anlık vazgeçiyorum. Bakıyorum servisteki diğer beyaz yakalılar uyuyor, sonra inip kartımızı okutuyoruz. Böyle sentaksı bozuk cümleler yazıyorum Özge. 21.yüzyılda kendini aramaya başlamış ülkemin beyaz yakalılarına ait ortak hisleri böyle güzel, ironik anlattığın teşekkürler.

    • Güzel cümlelermiş, ben bir bozukluk göremedim:) Benim servis hikayelerim daha acıklıydı. Midem tuttuğu için pek okuyamazdım. Uykum da inmeye yakın gelirdi hep:) çok teşekkür ediyorum, sevgiler

Leave a Reply

Your email address will not be published. Required fields are marked *

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.